BEGIN TYPING YOUR SEARCH ABOVE AND PRESS RETURN TO SEARCH. PRESS ESC TO CANCEL

KARDEŞLERİNİ TANIMAYAN MÜSLÜMANLAR ÜLKESİ TÜRKİYE

İSLAM DÜNYASINI SADECE İŞGALE UĞRAYINCA HATIRLAMAK YETMEZ

İslam, İslam Dünyası, İslam Medeniyeti, İslam coğrafyası, ülkemizin de bir parçası olduğu medeniyet havzasının en genel anlamdaki kavramlarla ifadesidir. Mağrip’ten Endonezya’ya, Balkanlar’dan ve Asya’nın içlerinden Yemen’e ve Afrika’nın güneyine kadar üç kıtaya yayılmış geniş bir alanı, ayrıca Avrupa ve Amerika’daki milyonları içine alan bu muazzam dünya şu anda birçok ulus devletlere, krallıklara, emir(prens)liklere – Batı tarafından kendi çıkarlarını garanti altına almak amacıyla parçalanmış ve toparlanıp Batı’nın sömürgeci – şu sıralarda işgalci ve katliamcı- politikalarına başkaldırmaması için sürekli problem oluşturacak şekilde suni olarak – bölünmüş olsa da, “İslam” on beş asırdan beridir hala bu dünyayı bir arada tutma konusunda eşsiz gücünü ve etkisini sürdürmeye devam etmektedir. “Yükselen İslam” bu fevkalade gücün asrımızdaki ifadesidir.
Evet İslam yükselmekte ve güçlenmektedir, ama bu yükseliş beraberinde yeni sömürgeci, işgalci, katliamcı ve medeniyet düşmanı küresel güçleri harekete geçirme sonucunu da getirmektedir. Bu “Şer odakları”nın İslamî yükseliş karşısında bize ödetmeye çalıştıkları bedel ise oldukça ağırdır: İşgal, katliam, talan, masum çocuk, kadın ve yaşlıların akan kanları, yıkılan haneler ve İslam medeniyet mirasının imhası çabaları.

Peki sorumlusu olmadığımız bu faturayı ödemeye mecbur muyuz? Aslâ mecbur değiliz, çünkü bize ödetilmeye çalışılan bu ağır fatura sahte bir faturadır. Gerçi bu faturanın, modern yol kesicilerin, eşkiyanın, hırsızların, gâsıpların, katillerin, dinsiz imansızların foyasını meydana çıkarmak gibi son derece önemli bir işlevi olmuştur, ama yine de bu faturayı ödemek zorunda olmadığımızı tekrar hatırlatalım.Yeryüzündeki bu kontrolsüz ve başıboş şer odaklarının bize başka haksız ve sahte faturalar ödetme niyetinde oldukları kimseye gizli olmadığına göre, yapılması gereken bu dayatmaya karşı direnmek(intifada) ve mücadele(cihad) etmekten başka ne olabilir?
Bu mücadelenin – İslami terminolojiyle Cihad’ın- ilk akla gelen muhataplarının İslam dünyasında siyasi, askeri, ekonomik ve stratejik gücü elinde tutan yönetimler olması gerektiği düşünülebilir, ne var ki bunun boş bir beklentiden öte bir anlam ifade etmediği – İslam ülkelerinin kağıt üzerinde bağımsızlıklarını kazandığı yıllardan bu yana – geçen elli-altmış yıllık tecrübe sonucunda açıkça görülmektedir. Son olarakta, Lübnan’ın işgali üzerine eksiksiz tam kadro toplanıp ortak tavır almayı bile beceremeyen İslam ülkeleri yönetimlerinden- belki bu gibi durumlarda aktif bir tavır takınan İran, Suriye, Malezya ve Endonezya gibi İslam ülkeleri hariç tutulabilir – hala bir şeyler bekleyebilmek için ya saf ya da hamakat sahibi olmak gerekir. Bırakın ortak tavır almayı, sırf mezhepçilik yüzünden Lübnan’ın en güçlü hatta yegane direniş gücü olan Hizbullah – keza aynı sebeple İran – aleyhine tavır alacak kadar basiretten uzak birtakım yönetimlerin bu tavrı, açık konuşmak gerekirse, onların sadece kendi iktidar ve saltanatlarını düşündüklerini, İslam ve İslam dünyası diye bir dertlerinin olmadığını gözler önüne sermektedir.

Bu vesileyle Lübnan’ın işgalini, Lübnan toplumunu ahlaksızlığından dolayı Allah’ın bir cezası ve uyarısı olduğu şeklinde, ne insanlığa ne Müslümanlığa yakışan çiğ ve bayağı yorumlara başvurabilen Müslümanlara da bir çift sözümüz var: Müslümanların dünyanın gözü önünde katliama tabi tutulmalarını oturduğu yerden seyredip kılını kıpırdatmayanlar asıl bu duyarsızlıkları karşısında Allah’a nasıl hesap vereceklerinin hesabını yapmalıdırlar (hatta onların yerinde ben olsam aynanın karşısına geçip kendi suratıma tükürürdüm), zira Lübnan’da katliama maruz kalanlar dedikleri gibi “ahlaksızlar” değil, “dindar” insanlardı! Sonra öldürülenlerin çoğu çocuk, ev hanımı ve yaşlılar olduğuna göre, bunların katledilmelerini ilahi ceza olarak haklı gösterecek ne ahlaksızlık işlemiş olduklarını bu çiğ yorum sahiplerine sorabilir miyiz? İslam dünyasının maruz kaldığı saldırı, işgal ve katliama ses çıkarmayanların, saltanatlarını devam ettirmek için bu katliamı yapan şer odaklarıyla işbirliği yapanların bu günahlarından daha büyük bir ahlaksızlık düşünülemeyeceğine göre, bu tür yorum yapanların mantığına göre Allah’ın asıl bu gibileri cezalandırması gerekmez miydi? Dindar ve ahlak sahibi insanların katliama tabi tutulmalarının, nasıl olup ta ” ahlaksızlar” için bir ilahi ceza teşkil ettiğini anlamak mümkün değildir, tabii Allahın lütfettiği akıl-mantığı bir yana bırakacak olursak o başka!

İslam dünyasındaki yönetimlerin ve bu yönetimlere bağlı “İslam Konferansı”, “Arap Birliği”, “Körfez Ülkeleri İşbirliği” gibi teşkilatların; Filistin, Cezayir, Bosna-Hersek, Çeçenistan, Afganistan, Irak ve Lübnan’da yaşanan işgal, katliam ve yıkımlar karşısında nasıl “zavallı” ve “aciz” bir duruma düştüklerine (ama pek çok yönetimin fir’avunvâri saltanatlarından ve debdebeli, hatta çılgınca israfa dayalı hayat tarzlarından asla vazgeçmediklerine) defalarca şahit olduğumuza göre, bu yönetimlerden ve kurdukları teşkilatlardan bir şey beklemenin nafile olduğunu tekrar vurgulayarak, çok geç olmadan, şu mukadder ve hayati sorunun cevabını aramak için kolları sıvamaya başlayalım: O halde ne yapmalıyız?
Bu sorunun cevabının çoğumuzun düşündüğünün aksine çok basit olduğunu söylersek sakın şaşırmayın! Ancak cevabın basit olmasının çözümün de basit olduğu anlamıma gelmediğini hemen ilave edelim. Zira teorik olarak cevabın basit olması pratik olarak çözümün de kolay olduğu anlamına gelmemektedir. Bilakis çözüme ulaşmak için ciddi bir bedel ödemek gerektiği bedihidir. Ama bu bedel kesinlikle şer odaklarının bizlere ödetmeye çalıştığı sahte fatura kadar ağır olmayacaktır. İşte size sözünü ettiğim kolay ve basit teorik çözüm önerileri ve temel esasları:

1. Müslümanlık sadece bireysel/ferdî bir dindarlık meselesi değildir, bilakis ondan da fazla olarak yeryüzündeki Müslümanların birliği (Ümmet) bilinci demektir. Bu bilinç, İslam’ı namaz, abdest, oruç, hac, zekat gibi bireysel dindarlık uygulamalarına (İslam’ın şartı beştir, anlayışına ve ilmihal dindarlığına) hapseden dar (altılmış) dindarlık anlayışlarını aşmayı, öte yandan bu birliği zedeleyecek her türlü cins, ırk, renk, dil, coğrafya, kültür, mezhep-meşrep ve statü farklılığını ikinci plana itmeyi ve bunları bir zenginlik olarak kabul edip Müslümanlar arasında karşılıklı tanışma vesilesi saymayı (Biz sizi milletler(şu’ûb) ve kabileler halinde kıldık ,tâ ki birbirinizi tanıyasınız,(biliniz ki)içinizde Allah katında en değerli olanınız (Allah’a karşı gelmekten) en çok sakınanızdır( 49,el-Hucurât,13), bu farklılıklara rağmen bütün Müslümanları birer “kardeş” görmeyi (Müminler kardeştirler (49,el-Hucurât,10), buna bağlı olarak ta bütün İslam coğrafyasına tek bir bütün olarak bakmayı (İşte bu sizin ümmetiniz tek bir ümmettir, ben de sizin Rabbinizim, o halde bana kulluk edin (21,el-Enbiyâ,9) öngörür.

2. Allah’ın bu ümmete yüklediği misyon sadece İslam dünyasına yönelik değildir, bilakis bu misyonun nihai hedefi beşeriyetin tamamına yönelik bir büyük “Yeryüzü Siyaseti”ni (Şerre karşı hayrı, bâtıla karşı hakkı, zulme karşı adaleti) yeryüzünde etkin kılmaktır. Müslümanlar da bu küresel siyasetin baş aktörleri olmakla mükelleftiler. (Siz insanlık için ( tarih sahnesine) çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülüğü ise yasaklayıp engellersiniz, Allah’a da inanırsınız (3,Âlu Imrân,110 ); İşte sizi böylece vasat bir ümmet yaptık ki, (yeryüzünde olan bitenler karşısında)insanlar üzerinde şahitler olasınız, Peygamber de (yaptıklarınız konusunda) sizler üzerinde şahit olsun ( 2,el-Bakara,143). Bu mükellefiyetin iman, namaz, oruç, zekat ve hac gibi mükellefiyetlerden hiçbir farkı yoktur.

3. Özelikle Roger Garaudy’nin hemen bütün eserlerinde yıllardır ısrarla vurguladığı gibi İslam bugün insanlığın ve yeryüzünün karşı karşıya bulunduğu bütün küresel tehditler karşısında yeğane kurtuluş imkanıdır. Ancak ortada sadece bir “imkan”ın mevcudiyetinden söz ettiğimiz dikkatlerden kaçmamalıdır. Bu imkanın gerçeğe dönüş(türül)mesi İslam dünyasının mevcut haliyle mümkün değildir, bu sebeple zihniyet, dünya görüşü, dindarlık tasavvuru, fert, toplum, siyaset ve yönetim planında köklü değişikliklere gidilmesi kaçınılmazdır. (Bu meseleye dair, İslamiyat’ın bültenlerinden birinde” Bu Müslümanlıkla buraya kadar!” başlıklı müstakil bir yazı da kaleme aldığımızı okurlarımızın bilgilerine sunarız).

4. Kısacası İslam Dünyası geleceğini – çoğu kendi çıkarları uğruna, BOP, GOP, YOP gibi projeler dahil, Batı’nın çıkarlarına da hizmet etmekte beis görmeyen, bu sebeple kendi toplumlarıyla da kavgalı olan – yönetimlere ve birtakım resmi kurum ve kuruluşlara havale etmeye, dahası bununla yetinmeye son verip, ümmet bilinci doğrultusunda inisiyatifi bizzat ele almalıdır. Bu inisiyatifin temel kavramı ise “vahdet”, yani İslam ve Müslümanların geleceği konusunda atılması gereken adımlara yön verecek “Ortak İrade”dir. Bu inisiyatifi hayata geçirip etkili hale getirmenin yolu ise günümüzde “sivillik” veya “sivil toplum/sivil inisiyatif ” adı da verilen “sessiz çoğunlukların gücü”ne başvurmaktır. Bir buçuk milyarlık İslam Dünyasında yönetici tabakaları toplasanız kabaca bir hesapla bu sayının %5-10’unu bile bulması mümkün değildir. Bu son derece küçük azınlığın %90-95 “sessiz ezici çoğunluk”un geleceğini ipotek altına alması, ancak geniş kitlelerin bilinçsiz, dağınık ve ortak amaçlar etrafında toplu hareket etme kabiliyetinden yoksun olmasıyla mümkün olmaktadır. Bu dengesizliği düzeltmek ve dengeyi geniş kitlelerin – İslam ümmetinin ezici çoğunluğunun – lehine çevirmek için, öncelikle yukarıda anlatmaya çalıştığımız bilincin geniş kitlelere yaygınlaştırılması, ardından da bu kitlelerin sivil inisiyatif içerisinde organize bir şekilde harekete geçirilmesi gerekir. İslam dünyasının sessiz çoğunluğunun kendisinin geleceğine yönelik ortak hedef ve problemler karşısında birlikte hareket etme kabiliyetini kazanabilmesi için de, öncelikle İslam ülkelerindeki Müslümanların birbirlerini yakından tanımaları gerekir. Aslında bu tanıma/tanışma gereği, stratejik/metodik olduğu kadar imani bir gerekliliktir. Zira birbirlerini tanımayan, birbirine ilgi duymayan Müslümanların, aynı amaç ve hedeflere yönelmeksizin birbirinden kopuk vaziyetteki fertlerin toplamına “Ümmet” adı verilmesinin ne kadar doğru olduğu da tartışılması gereken bir husustur. Dolayısıyla günümüzde Müslümanların bu yolda atacakları adımların başında, ümmet olmayı, ümmet haline gelmeyi Müslümanlığının olmazsa olmaz bir rüknü gibi görmek, bilinç ve pratik düzeyinde bunu gerçekleştirmeye çalışmak gelmelidir. Peki biz Müslümanlar diğer İslam Ülkelerini ne kadar tanıyoruz?
İslam Dünyası Konusundaki Derin Cahilliğimiz !
– Mağrib ve Yemen Örneği –

Irak’ın işgali esnasında gazete sayfalarında ve televizyon ekranlarında Irak üzerine yorum yapanların, bilhassa “strateji uzmanları”nın bu toplumu – hatta Musul ve Kerkük’ü bile -tanımadıkları, yaptıkları yorumların iflasıyla açığa çıkmıştı. Hala da bu yorum sahiplerinin Irak’ı tanıdıkları söylenemez, zira bir toplumu tanımak öyle gazetelerden, internetten, kitap ve dergilerden devşirilen “ilmi değeri tartışmalı” bilgilerle – daha doğrusu malumat (information) la – mümkün değildir. Hele ömründe hiç Irak’a gitmemiş olanların bu ülke hakkında yapacağı yorumların ne ölçüde ciddiye alınabileceği, bu fos çıkmış yorumlara bakılarak kolaylıkla takdir edilebilir.
Irak konusundaki “derin cahilliğimiz”, Doğu Konferansı Girişimi içerisinde yer alan, her eğilim ve kesimden entelektüellerin de ittifakla altını çizdikleri bir gerçektir. Fakat bu “derin cahilliğimiz”in Irak ile sınırlı olmadığı, Doğu Konferansı Girişimi içerisinde yer alanların İran, Suriye, Lübnan, Ürdün, Mısır ve Ermenistan’a yaptıkları ziyaretler esnasındaki temaslar sonucunda tekrar tekrar ortaya çıkmaya devam etti. İşin bu toplumları tanımamakla da kalmadığı, pek çok İslam ülkesinin tarih ve coğrafyası konusunda da derin bir bilgisizlik içerisinde yüzdüğümüz giderek açığa çıkmaya başladı. Daha önce bir nebze bahsettiğim Mağrib (Fas) ziyareti gündeme geldiğinde, çevremdeki hemen herkesin Mağrib’i bir çöller ve bedeviler ülkesi gibi tasavvur ettiği, ancak Mağrib’in bir Akdeniz ve Atlas Okyanusu ülkesi olarak fevkalade güzel bir iklim ve tabiata, asıl önemlisi yaşayan harika bir tarihi mirasa ve kültüre sahip olduğunu gözlerimle görünce, artık kulaklarıma değil gözlerime inanmaktan başka çarem kalmamıştı. Yine Mağrib, Cezayir ve Tunus’a kadar olan bölgede yaşayanların asıl adının – Romalıların taktığı Barbar (Berber) değil- “Amâzığ” olduğunu ülkemizde bilenlerin sayısı kaçtır acaba?
Aynı durum Yemen ziyaretimiz için de geçerliydi. Zira Yemen’e gideceğimizi duyan hemen herkes yaz aylarında Yemen’de kavrulabileceğimiz uyarısında bulunmayı ihmal etmedi. İşin doğrusu internetten Yemen’in başkenti San’a’da hava sıcaklığının biz oradayken 20-25 civarında olacağı bilgisini edinmiştim, ama çok sıcak bir ülkeye gittiğime dair yapılan telkin ve tavsiyelerin o kadar etkisinde kalmış olmalıyım ki, bu telkinlerin doğurduğu tereddüt beni yanıma son derece hafif kıyafetler almaya sevk etti.Tabii Mağrib örneğinde olduğu gibi Yemen konusunda da bilgilerimizin – daha doğrusu bilgi sahibi olmadan sahip olduğumuz kanaat ve fikirlerin – ne kadar yanlış olduğunu görmek bizleri bir defa daha hem şaşırttı, hem de düşündürdü, hatta üzdü. Zira San’a’daki ikametimiz süresince istisnasız hemen her gün bardaktan boşanırcasına yağan yağmur, bu yağmurların getirdiği serinlik – hatta bazı bölgelerde yol açtığı üşütücü hava – ve bu durumun yol açtığı yeşillik, Yemen hakkındaki yanlış bilgilerimizi sildi süpürdü, zihnimizi bu kirlerden temizledi.. Sadece San’a değil, Taiz, Aden, İbb, Zemar, Sulâ gibi şehirler için de aşağı yukarı aynı durum söz konusu idi. Yemen’in hayli geniş bir kısmı dağlık olmasına rağmen, dağlar arasındaki vadilerde ve dağlık kısımlardaki teraslarda yapılan ziraat sayesinde tam bir sebze – meyve bolluğu ile karşılaştığımızı da eklemek gerekir.
Sadece coğrafya ve iklim konusunda değil, tarih, toplumsal ve kültürel yapı konusunda da kulaktan duyma bilgilerimizin ne kadar sığ, eksik ve yanlış olduğunu – bir Müslüman olarak- üzülerek gördük. Bilhassa ilim, fikir ve sanat dünyasının insanı şaşırtacak kadar canlı, renkli ve üretken olduğunu görmek ise bizlerin önceki üzüntüsünün yerini mutluluğa bırakmasına vesile oldu. Hele eski San’a (San’a kadîme) şehri başta olmak üzere diğer kadim mimari örnekleri, geleneksel el sanatları ve sayıları yüz binleri bulduğu ifade edilen İslami el yazmaları ile Yemen tam bir açık hava müzesi görünümünde.
Evet, sadece tarih değil, toplumsal ve kültürel yapı da olağanüstü bir zenginliğe sahiptir Yemen’de. Bu noktada Yemen’in Zeydi-Mu’tezili mirasın canlılığını sürdürdüğü bir toplum olduğunu özellikle vurgulamak gerekir. Mutezile’nin ölü bir mezhep olduğu şeklindeki bilgilerin mezhepler tarihi kitaplarında ve derslerinde sürekli tekrarlandığı hatırlanacak olursa, Mu’tezile mirasının Zeydilik içerisinde varlığını sürdürdüğünü görmek gerçekten heyecen verici bir tecrübe! Tabii bizatihi Zeydi geleneğin kendisi de varlığını güçlü bir biçimde sürdürmesi itibariyle fevkalade önemli! Zeydilikle ilgili mufassal bir değerlendirmeyi İslamiyat’ın çıkacak sayılarına bırakarak, sadece onların fevkalade olgun ve düzeyli bir ilmi-fikri geleneği sürdürme yolunda ciddi çabalar harcamaya devam ettiklerini, özellikle akla vurgu yapan eleştirel zihniyete verdikleri değerin kayda değer olduğunu bilhassa belirtmek gerekir.
Yemen toplumunun en önemli özelliği ise, yüzyıllarca mezhep çatışmalarından uzak kalabilmiş, bu konuda sağlıklı bir yaklaşım geliştirebilmiş olmasıdır. (Bkz.Dirâsât er-Râid ,3 (Temmuz,2006,San’a/Yemen), s.45; Abdullah b. Muhammed b.İsmail Hamîdu’d-Dîn, ez-Zeydiyye (San’a,2004). Nitekim İslami ilimler ve İslam Düşüncesi alanındaki – klasik olsun çağdaş olsun – Zeydî literatüre vakıf olanlar, onların “sürekli içtihad” fikrini hararetle savunduklarını ve bütün mezhepleri faydalanılması gereken meşru ekoller olarak kabul ettiklerini görmekte zorlanmayacaklardır. Hatta bazı Zeydilerin daha da ileri giderek mezhepçiliğe karşı alenen tavır aldıkları da görülmektedir ki, mesela Zeydîler’in önde gelen allâmelerinden el-Mahatvarî, şii-sünni kelimelerinin duyulmadığı bir dünya istediğini bizlere açıkça ifade etmekte tereddüt etmemiştir.
Öte yandan Zeydiler kendi geleneksel miraslarını gün ışığına çıkarmak için ciddi bir yayın faaliyetine de girmiş bulunmaktadırlar. “Muessesetu’l-İmam Zeyd b. Ali (r.a)” bu alanda en aktif müesseselerden birisi olarak Zeydî-Mu’tezilî elyazmalarını dijital ortama aktarma ve yayına hazırlama konusunda ciddi adımlar atmaya devam etmektedir ki, ülkemizdeki ilim çevrelerinin bütün bu gelişmelerden habersiz olduğunu tahmin etmek hiç te zor olmasa gerektir. Bu durumun başlıca sebebi, bırakın sıradan Müslümanları, ilim ve fikir adamlarının bile diğer Müslüman kardeşlerini ve toplumlarını tanıma konusunda sergiledikleri ilgisizlik ve merak yokluğudur. Buna mukabil pek çok oryantalistin ve Batılı ilim, fikir ve sanat erbabının Yemen’de cirit attığını, Batı’lı ülkelerin ilmi müesseseler ve araştırma merkezleri kurduklarını, Zeydi kültürü dahil, Yemenlilerle pek çok konuda ortak projeler dahilinde çalışmalar yaptıklarını, Yemen’le ilgili birçok ilmi-fikri derginin yayın kurullarında yer aldıklarını (meselaYemen Kültürünü Araştırma Merkezi (Merkezu’t-Turâs ve’l-Buhûs el-Yemenî) nin yayımlamakta olduğu el-Mesâr dergisinin yayın kurulunda Dr.Bernard Haykel ve Dr.Gabriele Vom-Bruck gibi isimleri) görünce, bir Müslüman hem de güya bir bilim admı olarak Yemen’deki Müslüman kardeşlerimi tanımada Batılıların gerisinde kaldığım için yerin dibine geçtim, bu yazıda aktardığım bazı ayetleri hatırlayınca da Müslümanlığımdan utandım.

Velhasıl biz Müslümanlar İslam dünyasını tanımıyoruz, tanımadığımız gibi tanıma gereği de duymuyoruz, her konuda olduğu gibi bu konuda da kulaktan duyma malumatlarla günümüzü gün ediyoruz, ondan sonra da sıra lafa gelince – avurtlarımızı şişirerek- İslam kardeşliğinden ve Müslümanların tek bir ümmet oluşturduğundan dem vuruyoruz. Ama bu ilgisizliğimiz ve merak fukaralığımız devam ettikçe, hala bizler “Araplar bizleri arkadan vurdu”, Arap kardeşlerimiz de” Türkler dinsiz oldu” safsatalarının sürdürülmesine hizmet etmeye, bu suretle de yeni sömürgeci politikaların ekmeğine yağ sürmeye devam edeceğiz demektir. Hem bu safsatalara son vermek, hem İslam Dünyasının yakasını iç çekişmelerden kurtarmasını istemeyen yeni sömürgecilere bir ders vermek, hem de yukarıda sözünü ettiğimiz İslam Dünyasının sessiz çoğunluğunun inisiyatifi ele alabilmesi için, İslam Dünyasındaki Müslümanların birbirlerini doğrudan ve yakından tanımakla işe başlamaları yerinde olacaktır.