ORTADOĞUYU BEKLEYEN ASIL TEHLİKE | Mehmet Hayri Kırbaşoğlu
BEGIN TYPING YOUR SEARCH ABOVE AND PRESS RETURN TO SEARCH. PRESS ESC TO CANCEL

ORTADOĞUYU BEKLEYEN ASIL TEHLİKE

Tunus ve Mısır’da yaşanan ayaklanmalar ve akabinde Ürdün, Yemen, Bahreyn, Libya ve Suriye’de devam eden toplumsal hareketler, İslam Dünyasını olduğu kadar, dünya düzenini de etkileyecek istidatta gelişmelerdir. Bu coğrafyanın bir parçası olan ülkemizin de bu gelişmelerden etkilenmemesi elbette söz konusu bile değildir. Gözden kaçırılmaması gereken ise, bu gelişmelerde Türkiye’nin ne gibi bir rol oynamak istediği, gelecekte nasıl bir rol oynayacağı veya bu rolün kendisine biçilmiş bir rol olup olmadığı hususlarıdır. Bütün bunların ise, mutlaka açık, şeffaf ve dürüst bir biçimde, toplumun her kesiminde tartışılması gereken hususlar olduğu aşikardır.

Bu tartışmaların yapılmasını beklemeksizin, bu gelişmelere dair Türkiye’nin bu güne kadar izlediği politikalardan yola çıkarak, bazı tahminlerde ve uyarılarda bulunmak ta mümkün görünmektedir.

Öncelikle belirtelim ki mevcut iktidar ve onunla simbiyoz ilişki içerisinde varlığını sürdüren cemaat yapıları üzerindeki “ABD işbirlikçisi” , “BOP /GOP/GOKAP Projelerinin Eş Başkanlığı” şeklindeki şüphe, itham ve değerlendirmelerin tamamen haksız, yersiz ve asılsız olduğu hususu, hala ispatlamayı beklemektedir. Ancak bunun pek o kadar kolay bir şey olduğunu söylemek mümkün değildir. Zira bütün bunların tamamen gerçek dışı kabul edilmesini zorlaştıran, hatta imkansız hale getiren birtakım politikalar ve uygulamalar hala hafızalarda tazeliğini korumaktadır. Sadece başbakanın BOP eş başkanı olduğunu söylemesi, başbakan olduğu dönemde Abdullah Gül’ün ABD ile Irak’ın işgali konusundaki pazarlıkları, o zamanki hükümetin 160.000 ABD askerini bu topraklara sokmaya yol açacak olan, ancak halkın baskılarıyla 1 Mart tezkeresinin reddiyle sonuçlanan pazarlıkları, mayınlı Suriye-Türkiye arazisinin Siyonist firmalara verilmesi için iktidarın gayretleri ve bu gayretlerin de yine halkın direnmesi sonucunda başarısızlığa mahkum edilmesi ve son olarak iktidarın “Füze kalkanı” nın bu topraklara yerleştirilmesine boyun eğmesi v.b. değil, aynı zamanda dışişleri bakanının başbakan danışmanı iken, Türkiye’nin çıkarlarının her konuda ABD çıkarlarıyla örtüştüğünü söylemesi – acaba IRAK, Afganistan, Somali, Sudan, Yemen gibi kardeş ülkelerin işgal edilip, halkın öldürülmesi ve kaynaklarının sömürülmesi konusunda Türkiye’nin hangi çıkarı vardır ve bu nasıl olup ta, ABD gibi emperyalist bir ülkenin çıkarlarıyla örtüşmektedir? – başbakanın önce “Libya’da Nato’nun ne işi var?” demesi – peki Türkiye’nin NATO’da ne işi var ? – ,ardından yüz seksen derece çark edip, işgalci güçlerin arkasını kollama görevini üstlenmesi, üstelik bunu parlamento kararını beklemeye lüzum görmeden yapması da bu itham ve kuşkuları adeta perçinlemektedir. Hele Siyonist İsrail makamlarından izin almadan insani yardım yapılmasına dahi tahammül edemeyecek kadar sinmiş bir ruh hali içerisinde verilen beyanatların pek çok şeyi yeterince açıkladığını ileri sürenlere ne denebilir ki? Keza iktidarın Suriye ile yakınlaşmasının, onu İran ekseninden koparıp Batı’ya eklemlemek amacına yönelik olduğuna dair iddiaları tamamen göz ardı etmek biraz acelece verilmiş bir hüküm değil mi? Çünkü başbakanın “küresel ekonomiye direnmek ekonomik faşizmdir” mealindeki sözlerinde ifadesini bulan küreselleşmeci ve eklemlenmeci zihniyet ile, küreselleşme karşıtı politikalar izleyen İran-Suriye-Hizbullah-Hamas- Somali ekseninin taban tabana zıt istikametlerde seyrettiği gün gibi ortada iken, bu yakınlaşmanın emperyalist ve kapitalist sisteme karşı bir işbirliğini amaçladığını düşünmek için fazla iyimser olmaya ihtiyaç vardır. Özetle bütün bunların mevcut iktidarın birtakım tehlikeli oyunlar peşinde olduğuna dair şüpheleri gittikçe derinleştirmekten başka bir işe yaramadığı açıktır.

Ama asıl tehlikeli olan oyun, Türkiye’nin bölge ülkeleri üzerindeki dejenere edici etkileridir. Bunun en açık göstergesi ise, kapitalizmin tüketim toplumu modelini, lüks, gösteriş ve şatafata dayalı bir hayat tarzını, kontrolsüz cinselliği ve bu medeniyet havzasının değerlerine meydan okuyan “ahlaksızlıklar”ı telkin eden, buna mukabil hemen hiçbir insani, ahlaki ve de İslami mesajı olmayan birtakım Türk filmlerinin ve dizilerinin kardeş ülkelerin sosyal yapısında açtığı yaralardır. Bu noktada halkın vergileriyle faaliyet gösteren TRT kanallarının, holdinglerin ve özel sektörün TV kanallarından hiçbir farkı olmadığını görmek te ayrıca endişe verici, ürkütücü, hatta korkutucudur. İşte bu gelişmelerdir karşısındadır ki, mevcut iktidarın İslami-muhafazakar makyaj altında gerçekte bu değerlerin altını oyan bir işlev gördüğünü düşünmemek mümkün değildir. Aslında kapitalist-emperyalist dünyanın istediği – Hüsnü Mahalli’nin deyimiyle – “Ilımlı değil, Uyumlu İslam” da zaten bundan başka bir şey değildir.

Bütün bu değerlendirmeler alt alta konduğunda elde edilen sonuç ürkütücüdür: Türkiye’nin yıldızını parlatıp, onu bölgesel bir güç olarak lanse etmek, bölge ülkelerine model olarak takdim etmek, bu suretle bölge ülkelerini onun peşine katarak, daha ucuz ve daha az riskli bir şekilde bölgeyi kontrol altına almak. Bir başka ifadeyle, sanki mevcut iktidara biçilen rol, ülkemizi adeta bir “TRUVA ATI” haline getirmektir. Bu atın görevi ise, özel olarak Ortadoğu’daki, genel olarak İslam dünyasındaki, bir türlü kırılmak bilmeyen “DİRENİŞ RUHUNU” kırmak için, içeriden bir operasyon yapmak, daha doğrusu bu dünyayı farklı kılan kurucu değerlerinin genetiğiyle oynayarak, küresel sisteme uyumlu ve ona eklemlenmeye hazır bir “yeni sömürge” dünyası yaratma amacına hizmet etmek!
Dolayısıyla bu kardeş ülkelerde düzenler ve rejimler tek tek değişse bile, bunların maalesef uzaktan pespembe gördükleri Türkiye’nin izinden gitmek suretiyle, kendi geleceklerini ipotek altına sokmaları riski hiç te yabana atılacak cinsten bir risk değildir. Bu noktada halkımızın, etnik, dini ve ideolojik her türlü kimliklerin üzerine çıkarak, son on yılda ülkemizde uygulanan kapitalist (neo-liberalist) küreselleşmeci politikaların sorumlularına hesap sormak, bu politikaları geriye püskürtmek ve artık yüzsüzlük ve cinnet derecesine varmış olan ahlaki dejenerasyona dur demek için elini taşın altına sokması zamanı gelmiş, hatta geçmektedir. Böylesi bir çaba, sadece ülkemize değil, aynı zamanda ülkemiz aracılığıyla kardeş ülkelere de verilmesi kuvvetle muhtemel ölümcül zararlara karşı bir koruyucu kalkan teşkil edecektir.

Türk-Arap-Kürt, Müslüman-Hristiyan- Yahudi, Alevi-Sünni, Sosyalist- Liberal-Milliyetçi-Muhafazakar, kim olursa bu insani, ahlaki – ve de İslami görevi- yerine getirecek olanların izlemesi gereken yol ise ortadadır: Örgütlü Mücadele! Bu mücadelenin alanı ise başta siyaset olmak üzere, ekonomi, medya ve sivil toplum alanlarıdır. Unutmamak gerekir ki bu mücadele sadece ülkemiz için değil, aynı zamanda bölgemiz ve gezegenimiz için de verilmesi gereken bir mücadeledir. Yine unutmamak gerekir ki, ülkemizin, bölgemizin ve gezegenimizin geleceğini; bizi, bizim irademizi, bizim değerlerimizi temsil etmeyen yöneticilere ve yönetimlere endekslemek, yapılabilecek en büyük hata olacaktır.

NAMUSLULARIN NAMUSSUZLARDAN DAHA CESUR, DAHA ATAK, DAHA SORUMLU VE DAHA ÖRGÜTLÜ OLDUĞU BAĞIMSIZ BİR TÜRKİYE’Yİ HEP BİRLİKTE İNŞA ETMEK BİZİM ELİMİZDE!