BEGIN TYPING YOUR SEARCH ABOVE AND PRESS RETURN TO SEARCH. PRESS ESC TO CANCEL

SEÇİMLERİN TEOPOLİTİĞİ: ZAFER KİMİN: NEO- İSLAMCILAR’IN MI, KAPİTALİZM’İN Mİ?

-TÜRKİYE TURUNCULAŞIYOR MU ?–                                     

Geçen sayıda İslâmî kesimle Sol kesim arasında bir yakınlaşmanın, diyalog ve işbirliği imkânlarının, hatta İslamî değerlerle kavgalı olmayan bir sol siyasi söylem ve eylem’in ülkemizin geleceği açısından önemli bir şans olabileceği konusunu ele alırken, bir bakıma yapılan bu seçime dair medyada yapılan analizlerin gözden kaçırdığı önemli bir noktaya da parmak basmış olduğumuzu söylemek yanlış olmaycaktır. Ancak gözden kaçırılan bu önemli noktaya gelmeden önce, şu ana kadar yapılan “analizlerin analizine”  dair bazı tespitlerimizi sunmakta yarar görüyoruz.

Yapılan analiz ve değerlendirmelerin en büyük zaafı, seçimin merkezî kavramının ve temel ekseninin ne olduğunun tespitindeki kafa karışıklığında görülmektedir. İster bilinçli bir görmezlikten gelme, isterse bakış açılarındaki miyopluk sonucu olsun, AKP’nin başarısı ve buna mukabil karşısındaki laikçi-kemalist – ulusalcı – devletçi – sol statükocu kampın hezimeti konusunda söylenenler, görünürdeki yüzeysel sebeplerin ötesine gidememiştir. Anlı şanlı profesörlerin, siyaset bilimcilerin, anket şirketlerinin yetkililerin ve her şeyi bildiğini zanneden bazı medya mensuplarının seçim öncesinde yaptıkları  yorumları – aslında yorum da değil, kamuoyunu yönlendirme amaçlı maniplasyonlarını – nasıl yutmak zorunda kaldıkları meselesi bir yana, seçimden sonra aynı kesimlerin, – sanki bu fiyasko kendilerinin eseri değilmiş gibi –  , tam bir pişkinlikle bu hezimetin cevabını arama konusunda yüksek perdeden tahlillere girişmeleri de anlaşılır gibi değildir.

AKP’nin yükselişini kısır, yüzeysel ve ideolojik açıklama şablonlarıyla açıklamaya çalışanlara mukabil, durumun bu şekilde açıklanmasının mümkün olmadığını biraz fark eden, CHP’li  Onur Öymen olmuştur. Onur Öymen’in medyada yer alan sözlerini bir daha hatırlayalım:                           

Eğer siz sıkıntı, açlık çekmenize rağmen hayatınızdan hiç memnun olmamanıza rağmen, sabahtan akşama kadar her gün Hükümeti eleştirmenize rağmen gidip de Hükümet partisine oy veriyorsanız, bu işte mantıkla açıklanmayacak bir şey var demektir. Nedir o? İktidarın maalesef çok uzun zamandan beri halkın dini duygularını siyasi amaçla kullanıyor olmasıdır, istismar etmeye çalışmasıdır. Yani halk bütün yaşadığı olumsuzluklara rağmen bu din unsurunu belki de dikkate alarak bu partiye oy veremeye devam ediyor demektir.

POZİTİVİST MANTIKLA ASLA ANLAYAMAZSINIZ

Evet durum gerçekten düşündürücü ama, Öymen’in itham etmeye çalıştığı seçmenlerden ziyade kendisinin temsil ettiği zihniyet  açısından çok daha düşündürücü! Zira bu zihniyet iflah olmaz pozitivist tutumundan dolayı, halkın AKP’yi tercihindeki “din” unsurunun farkında olduğu halde, bunu anlamaya çalışmak yerine, meseleyi “halkın dinî duygularının siyasi amaçlı kullanılması, istismar edilmesi”ne indirgemekte ısrar etmektedir. Üstelik dine ve dindarlara baskı politikalarının mimarı olan İnönü CHP’sinin DP karşısındaki hezimetini asla unutmaması gereken bir CHP’linin, sanki bu ülkede halkın dini inançlarından dolayı şu veya bu partiyi tercih ettiği ilk seçim buymuş ta, daha önce böyle bir şey hiç olmamışçasına  bir yaklaşım sergilemesi, tarihten hiç ders almaması, olsa olsa dine karşı takınılan ideolojik önyargı ve hatta husumet  ile açıklanabilir. Batılı medyanın bile bu seçimi “ Big debate about the role of Islam in Turkey (Türkiye’de İslam’ın rolü konusunda büyük tartışma)” şeklinde özetlediği (BBC World, 22.7.2007, 23.15) ; Alman medyasında “Neo-İslamist akımın iktidara gelişi” şeklinde yorumların yer aldığı(Habertürk,25.7.2007, 10.25), yine Batı’da “Ilımlı İslam’ın iktidara gelişinden” söz edildiği bir sırada, meselenin sadece bir “din istismarı”na indirgenerek geçiştirilmesi, aslında laikçi-kemalist-ulusalcı-solcu- devletçi –statükocu kampın,  kendi başarısızlıklarının sebeplerini görmemek için başlarını deve kuşu gibi toprağa gömmelerinden başka ne anlama gelebilir ki?Bütün bunların aynen, seçimlerde AKP’yi İslamcılıkla özdeşleştirip, karşı kampanya içerisinde yer alan medya grupları ve yazar-çizer takımı için de geçerli olduğunu unutmayalım.

Bu ülkenin siyasetinde İslam’ın bu kadar önemli bir rol oynadığını dışarıdaki Batılılar gördüğü halde, bizdeki Batıcıların görememesi veya görmemekte direnmesi, muhtemelen yine  pozitivist bakışın bir yansıması olan “kuru mantık” takıntısından kaynaklanmaktadır. Zira siyaset dahil hayatta her şeyin mantık ile açıklanabileceğini zannetmek, sadece kuru  rasyonalizmin bir kuruntusu olabilir. Halbuki ülkeyi ve ülke siyasetini yakından “tanıyanlar” mantıkla izahı mümkün olmayan pek çok siyasi gelişmeyi hatırlamakta güçlük çekmeyeceklerdir. Kaldı ki bütün şikayetlerine rağmen halkın AKP’yi iktidara getirmesinin iddia edildiği kadar mantık dışı bir yönü de yoktur. Zira halk bütün bu şikayetlere rağmen iki yüzlülük yapıp, AKP’ye rey vermiş değildir. Bilakis AKP karşısında umut ışığı olabilecek güçlü bir siyasi hareket göremediği için, çaresiz kaldığından, muhalefet partilerinin kimlik ve ideolojiler üzerinden siyaset yapmasına ve ortaya ciddi bir proje ortaya koyamamasına da tepki gösterdiğinden, çaresiz bir şekilde AKP’ye yönelmiştir. Aynı tespit, AKP şahsında dindar insanlara karşı takınılan sert ve hasmâne tavırlar için de geçerlidir. Elbette AKP, ne “başörtüsü” meselesinde, ne “İmam-hatipler” meselesinde, ne de dindar kesimlerinin benzer talepleri karşısında hiçbir çözüm üretememiş olmasına rağmen, halk bu konularda kendilerine çözüm sunabilecek inandırıcı bir siyasi hareket göremediği için, yine boynunu eğerek – zira ümit garibanın ekmeğidir – AKP’yi desteklemeye -mahkum edilmiştir. Mahkum edilmiştir dedik, zira mahkum edenler dindar insanların taleplerini yerine getirecek ve çözümler üretecek yerde, onların meselelerine duyarsız kalan, hatta onları karşısına alan, rencide eden, aşağılayan, fakat bu yaptığının ne anlama geldiğini ancak seçim sonuçlarını görünce fark edebilen söz konusu laikçi-kemalist- solcu(?)- ulusalcı- devletçi – statükocu- pozitivist Batıcı kesimlerden başkası değildir.

Sırtını devlete ve askere dayadığı kamu oyunda sık sık dile getirilen bu kesimlerin bütün güçlerini toplamalarına, işbirliklerine, birleşmelerine ve dayanışmalarına rağmen, seçmenlerin sadece %20’sinin desteğini alabilmeleri karşısında artık, din karşıtı ve dindarları dışlayıcı tutumlardan, bu toplumun çimentosu olan İslam’ı bir tehdit ve tehlike olarak görme ısrarından vazgeçme zamanının çoktan gelip geçtiğini idrak etmek gerekir. Bu ısrardan vazgeçilmemesi, sadece ve sadece toplumun dini taleplerinin yükselmesine yol açacak, bu taleplere yönelik hiçbir adım atmasa da bu talepleri göz önüne aldığı mesajını veren AKP gibi partilerin yükselişini kalıcı bir hale getirecektir. Aslında bu ülkede “sol”un yıllardır iktidara gelememesi de onun, İslamî kesimler ve talepleri konusundaki bu ideolojik katı tutumun bir eseridir. İşte bu açık hakikate rağmen, asıl sol partilerin geniş halk kesimlerinin ve İslamî kesimlerin dinî taleplerine sırt çevirmekte ısrar etmelerini “mantıkla” izah etmek mümkün değildir, zira mantık, en azından siyasette belli bir pragmatizmi gerektirdiği halde, bu konuda takınılan katı tutumu izah etmek mümkün müdür? Ama görünen o ki, en azından CHP o pek önemsediği mantığın sesine bile kulaklarını tıkamakta ısrarlıdır. Zira CHP liderinin, seçim sonrasındaki  “Partimizin hedefleri ve politikalarının doğruluğunda hiç kuşkumuz yok” sözleri (Kanaltürk,24.7.2007, 20.00) bu konudaki ümitleri suya düşürecek, beklentileri boşa çıkaracak niteliktedir.

İşin aslına bakılırsa, bu seçimlerin sonuçlarını mantıkla izah etmenin mümkün olmadığı şeklindeki açıklama, bizzat bu söylemin sahiplerini de zor durumda bırakmaktadır. Zira iddia edildiği gibi AKP yönetimi bu kadar kötü ise, bu kadar kötü bir yönetim karşısında ana muhalefet partisinin iktidara gelememesinin de mantıkî bir izahı yoktur. Ama söz konusu kesimler, nedense bu durum karşısında kendilerini sorgulayacakları ve özellikle oyların AKP’ye kaymasının başlıca sebeplerinden olan İslamî taleplere, en azından kulak tıkamamaları gerektiğini kabul ve itiraf edecekleri yerde, CHP’nin politikalarını reddeden ve AKP politikalarına destek veren halkı mantıksızlıkla itham anlamına gelebilecek sözler sarf ederek “siyaseti” ucuzlatmış olmaktadırlar.

Ne var ki bu seçimlerde izah edilmesi güç olan sadece AKP’nin önlenemez yükselişinin sebepleri değildir. İzahı zor olan bir başka husus ta, MHP’nin İslami hassasiyetler karşısında, tamamen CHP ağzı ile konuşmaktan çekinmemesidir. Milliyetçiliğin varlık sebebi olan bu Millet’in Müslüman bir toplum olduğu, bu toplumun çimentosunun hala İslam olduğu sosyolojik gerçeğine rağmen, MHP’nin bu milletin İslami hassasiyetlerini yok sayarak, İslamî kesimleri, ABD ve yanlılarının ağzıyla, Arap İslamı, Selefilik gibi asılsız ve çirkin yaftalarla karşısına almaktan çekinmemeleri, İmam Mâturîdî’yi çarpıtmak suretiyle istismar ederek, İslamı laikleştirme gibi akıl dışı bir çabaya girmeleri, bu suretle  ABD’nin de istediği bir ılımlı İslam yaratmaya hizmet edecek akla zarar bir teşebbüste bulunmaları, bütün bunlara rağmen kalkıp bir de ABD karşıtı pozlar takınmaları da, sağlıklı bir mantıkla izah edilecek gibi değildir. Hele ürkek değil erkek siyaset deyip te milleti aldatanların,-tıpkı eleştirdikleri AKP gibi- bu seçimlerde hala başörtüsü üzerinden rey avcılığına çıkmaları, ama çözüm olarak “ Başörtülü hanımefendi ya devletin koyduğu kurala uyacak, ya da rızkını başka yerde arayacak. Devlet kendi hizmetini sunarken kural koymaya haizdir. Örneğin yol yapıyor. Niye trafik geçsin diye yol yaparken, bir Müslüman seccadesini caddeye serip Allahuekber diye namaza durabilir mi? Duramaz çünkü orası yola aittir, demek ki kamu hizmetini verecek olan kişilerin uyması gereken kuralları devlet tanzim edebilir” şeklinde, mantıkla alakası olmayan, CHP’lilerin dahi göze alamadığı, pervasız, âdetâ devleti ilahlaştıran, devletin hata yapabileceğini aklının ucundan dahi geçirmeyen, vatandaşların İslami inançları ve uygulamaları ile devleti karşı karşıya getiren bu ifadelerin çekinmeden kamuoyuna ilan edilmesi (Eski MHP’li bakan Faruk Bal’ın 19.7.2007’de Kontv’deki açıklamaları) karşısında, CHP ile MHP arasında gerçekten ciddi bir fark kalıp kalmadığı sorusunu sormamak mümkün müdür? Elbette buna nasıl olup ta MHP’nin CHP ile işbirliği yapabildiği, bir kısım CHP’lilerin de seçimde nasıl olup MHP’yi destekleyebildikleri sorularını da eklemek gerekir. Bütün bunlar MHP’nin de laikçi- Kemalist- solcu – devletçi –statükocu kampa transfer olduğunu gösterdiğine göre, İslami kesimlere karşı olma ortak paydasında buluşmuş olan CHP ve MHP’yi, seçim öncesinde “Cumhuriyetçi Hareket Partisi” adı altında  birleştirip, yeni CHP olarak kamuoyuna sunmak daha dürüst bir tavır olmaz mıydı?

AKP : “ADALETSİZ  KALKINMA PARTİSİ”

Daha da kötüsü CHP, ideolojik takıntılarından kurtulamadığı için, seçim kampanyasını laiklik-cumhuriyet ve devlet bekçiliğine endekslemekle, önünde duran önemli bir muhalefet imkanını da boşa harcamıştır. Bu imkan, AKP politikalarının bir diğer yumuşak karnı olan “sosyal adalet” alanındaki başarısızlıklarıydı. Artık ülkemizdeki Amerikancı ve işgal yanlısı olan ve bu amaçla AKP’yi açıkça destekleyen bazı liberallerin bile açıkça itiraf etmek zorunda kaldıkları gibi, AKP’nin liberal ekonomi politikaları iflas etmiştir, bu sebeple sosyal adaleti gerçekleştirecek bir ekonomi politikasına gerek vardır (Mesela Cüneyt Ülsever’in bu yöndeki açıklamaları. Habertürk,23.7.2007,15.30). Uzağa gitmeye ne hacet ! Bizzat AKP’li Hüseyin Besli’nin de farkında olmadan itiraf ettiği gibi “bu ülkede beyaz Türkler’in 4,5 yıllık AKP iktidarında servetlerini ikiye üçe katladıkları” (Habertürk,25.7.2007,10.25) ortadadır. Peki aynı şekilde dar ve sabit gelirliler, fakirler, işsizler, açlık sınırında yaşayanlar da servetlerini,- daha doğrusu servetleri olmadığı için “dar gelirlerini” demek gerekir – ikiye, üçe katlayabilmişler midir? Elbette hayır! Bırakın ikiye üçe katlamayı- yani % 200-300 artışı- , gelirleri % 10 bile artmış değildir. Bu ve benzeri açık sosyal adaletsizlikler ortada iken, üstelik sözüm ona bir sol ve sosyal demokrat parti için bu durum bulunmaz bir muhalefet fırsatı  iken, bunları değerlendiremeyen bir siyasi oluşumun bu beceriksizliğini mantıkla izah elbette mümkün değildir. Hele adında “Adalet” kavramı yer alan “Adalet ve Kalkınma Partisi”nin “sosyal adaleti” ihmal eden politikalarından hareketle, bu partinin aslında “Adaletsiz Kalkınma Partisi” olması gerektiği şeklinde bir eleştiriyi bile beceremeyenlerin, sonuçlar karşısında sızlanması ve seçmeni, dolaylı olarak da olsa, mantıksızlıkla itham etmesini de , siyaset mantığıyla izah etmek mümkün değildir.

AKP’NİN DEĞİL KAPİTALİZM’İN ZAFERİ

Mamafih bu konuda CHP’ye veya laikçi-sol-kemalist kanada çok da haksızlık etmemek gerekir. Zira AKP iktidarından şikayetçi olanlar, hatta AKP’ye rey verdiği için millete kızıp bu ülkeyi terk etmeye hazırlananlar, bu ülke insanının maruz kaldığı ciddi bir çözülmenin de pek farkında olmadığı için bu kadar şaşkınlık içindedirler. Yoksa topluma biraz yakından bakıldığında, Özal dönemiyle başlayan ve Özal politikalarının izleyicisi AKP ile devam eden siyasi, kültürel ve sosyo-ekonomik gelişmeler, dışa açılma, yabancı sermaye girişi, kapitalist piyasa ekonomisinin yükselişi, beraberinde bir “tüketim toplumu”nu ve buna bağlı bir “İsraf Ekonomisi”ni de ister istemez getirmiştir. Küresel kapitalizm’e entegre olmak istediğini hiçbir zaman gizlememiş, hatta açıkça savunmuş olan AKP’nin izlediği politikalar ve bu politikalarla uyumlu olarak toplumu sadece “tüketim köleleri” haline getirmek için kolları sıvayan “reklam medyası”, ayrıca toplumu küresel kapitalizme direnemez hale getirmek için onların düşünme melekelerini felç etmek amacıyla, gece-gündüz canla başla çalışan “paparazzi, televole, eğlence, dedikodu, cinsel teşhir, seks, porno, lüks hayat, zenginlik, şöhret ve zevk ü sefa” tellalı yazılı ve görüntülü medya, ülke insanının beynin yıkmaya devam etmektedir. Bu tüketim çılgınlığı rüzgarının, bilhassa genç nesilleri amaçsız ve bilinçsiz “tüketim köleleri, köşe dönmeci şöhret ve zenginlik budalaları” haline getirmeyi amaçladığı ortadadır. Ama maalesef CHP ve temsil ettiği zihniyet bu gelişmelerden de gafil gözükmektedirler.

Tabiatıyla burada, araştırmalara göre halkın %60-70’inin temel derdi geçim olduğu halde, buna rağmen AKP’ye rey vermesi üzerinde de durmak gerekir. Onur Öymen’in kendi pozitivist mantığıyla çözemediği bu durumun aslında iki türlü izahı olabilir: İlki, bütün geçim sıkıntılarına ve memnuniyetsizliklere rağmen, halkın geleneksel “kanaat” anlayışı bu memnuniyetsizliğin bir tepkiye dönüşmesini engellemiş olabilir (Bülent Tanla, Habertürk, 23.7.3007,15.50); diğeri ise, halkın bu konudaki sızlanması zannedildiği kadar ciddi düzeyde olmayabilir, gerek halk gerek medya tarafından abartılmış olabilir.

BİRAZ DA ÇUVALDIZI KENDİ(HALKI)MIZA BATIRALIM!

Bu noktada fert ve toplum olarak kendimizi eleştirmekten çekinmemek “halkı” ve “millet”i de bir fetiş haline getirmemek gerekir. Zira siyasiler, bilhassa seçim zamanlarında, oyların hatırına, topluma yönelik herhangi bir eleştiride bulunmaktan kaçınsa da, ilim ve fikir erbabının hak ve hakikatleri dile getirmekten korkmamaları gerekir. Bu açıdan, seçimlerde  AKP’yi iktidara getiren halkın öncelikleri arasında maddi mülahazaların ön sıralarda yer alması, buna mukabil AKP’yi tercihte “ sosyal adalet”in ve “sosyal demokrasi”nin gerçekleştirilmesi, toplumda ahlakî ve manevi değerlerin güçlendirilmesi, toplumsal yerleşik değerlere karşı bilinçli olarak yürütülen medyatik kampanyalara karşı mücadele edilmesi, âilelerin ve gençliğin maddi-manevi sağlıklarının korunması, sivil-askeri bürokratik, siyasi, ekonomik yolsuzluk, hortumculuk, rüşvet, nüfuz istismarı gibi hususlara karşı tedbir alınması v.b. taleplerin neredeyse hiç gündeme getirilmemesi de, halkımızın ciddi bir “gizli maddecilik”in pençesine düştüğünün bir ipucu olabilir. İşte “değerler”i değil de, maddi çıkarı ve refahı ön plana alan bir toplumsal yapının bulunduğu bir ülkede, AKP’nin “ahlak-maneviyat” tan ve “değerler” den tek kelime dahi etmemesine, bütün kampanyasını“ para, para, para” diyerek sürdürüp, ekonomi, maddi kalkınma ve refah gibi kapitalist ideolojinin amentüsünü meydanlarda bıkmadan usanmadan, aşkla-şevkle terennüm etmesine rağmen, bu %99’u Müslüman millet yine de AKP’yi iktidara getiriyorsa, burada eleştiri oklarını kendimize çevirmemiz gerektiğinden de asla kuşku duymamak gerekir.

Gerçi halkımızı eleştirdiğimiz noktalarda, en üst kademeden başlayarak yönetici elitlerin de durumunun halktan farksız olması, onların ağzından “ahlak-maneviyat ve değerler” kelimelerinin bir gün olsun duyulmamış olması,“nasılsanız öyle idare olunursunuz” deyiminin veya “Balık baştan kokmuş ta kuyruğa varmış mı diye bakıyorum” nüktesinin  doğruluğunu bir defa daha gözler önüne sermiş oluyorsa da, asıl mesele, bu durumun  bu toplumun bir çöküşe doğru gitmekte olduğunun da bir göstergesi olduğunu çok geç olmadan görüp göremeyeceğimiz meselesidir.

KAPİTALİZM’İN MABETLERİ TÜRKİYE’DE İLLERE YAYILIYOR

İslam medeniyeti coğrafyasının bir parçası olarak ülkemizde İslam mabetlerine rakip olarak  artık  Kapitalizmin mabetleri olan dev iş merkezlerinin  planlı bir biçimde yayılmakta olduğu ve giderek illere de yayılma safhasında  bulunduğu saklanmamaktadır. Bu tüketim köleliği sonucunda ülkemizde ortaya çıkacak olan manzarayı Şeriati’nin ileriyi gören şu ifadelerine bakarak şimdiden tasavvur edebiliriz: Haram meyvelerle ağzın tatlandığı bir çağ yaşadığımız. Renkler karışık, tatlar karışık, sesler karışık, görüntüler karışık. Namus yoksunu fikirler bayraklaştırılmış. Aydınlar zalimlerin karşısında sessiz. Zalimlerin sofralarının kırıntılarıyla otlanmak şeref sayılır olmuş. Kendi milletine ve geçmişine küfretmek geçer akçe. Yabancılaşma, soysuzlaşma ve zihinsizlik moda. Her nefis bir put. Mabetlere gerek yok. Bankalar, mega marketler, kredi kartları, uzman psikiyatrlar, teorisyenler, toplum bilimciler kutsallığın yegane ölçüsü olmuştur.

“Tüketim ideolojisi” hariç, diğer bütün ideolojileri, dünya görüşlerini ve inanç sistemlerini dönüştürüp, içeriden çökerten bu tehlikeli gelişme karşısında da sözünü ettiğimiz AKP karşıtı kesimlerin tek kelime dahi etmemeleri, onların bu konuda da toplumsal gelişmelerden  haberdar olmadıklarını göstermektedir. Zira gerçekten haberdar olsalardı, seçim kampanyalarına yansır, bu olumsuz sürece göz yuman AKP politikalarını yerden yere vurabilirlerdi. En azından gerçekten “sol” olduklarını kamu oyuna göstermiş olurlardı. Öte yandan yine bazı AKP karşıtı kesimlerin, vicdanlarının CHP ile ama cüzdanlarının AKP ile olduğuna dair açıklamalar da, bu kapitalistleşme sürecinin sol-kemalist-laikçi kesimleri bile nasıl etkilediğini gözler önüne sermektedir. Bu sürecin İslami kesimi de etkilediğini, bu sebeple giderek bir “abdestli kapitalistler” zümresinin oluşmakta olduğunu zaten çeşitli vesilelerle dile getirdiğimiz malumdur. Küresel kapitalizme, İsraf ekonomisine ve tüketim köleliğine karşı çıkması ve mücadele etmesi gerekenlerin başında gelen İslamî kesim ile Sol kesimlerin hali bu olunca, sonuçta AKP gibi partilerin iktidara gelmesine pek te şaşmamak gerekir. Zaten AKP’nin iktidara ge(tiri)lmesinde, küresel kapitalizmin ve dünya hegemonyası peşinde koşan şer güçlerin, zulüm, işgal ve sömürü politikalarına karşı yükselebilecek İslamî dalgayı kırmak gibi bir amaçlarının olduğu bilinmektedir. Bu durum, dünyada en yüksek oranda ABD karşıtlığının görüldüğü ülkemizde, AKP’nin ABD yanlısı politikalarına; başbakanın, BOP/GOP gibi projelerin eş başkanı olduğunu gururla kamu oyuna açıklamaktan çekinmeyen tavırlarına; Irak işgali için İncirlik hava üssünün kullanılmasına; İskenderun limanından sürekli olarak, Iraklı kardeşlerimizi katledecek lojistik malzeme sevkedilmesine İslamî kesimim çıt dahi çıkarmamasını yeterince açıklamıyor mu? Yine bilhassa Batılı çevrelerin AKP yönetimindeki Türkiye’yi, İran ve Arap ülkelerine örnek olabilecek, İslam ile Demokrasinin bir arada bulunabileceğini gösteren bir model olarak sunmaktaki ısrarlı tavırları (Habertürk,25.7.2007, 10.30) da, kapitalizme direnmeyen bir Türkiye’nin model olarak bu ülkelere ihraç edilmesi planları hakkında bizlere bir şeyler söylemiyor mu?

İSLAM BİR TEHDİT DEĞİLDİR, BU TOPRAKLARIN YEĞANE ŞANSIDIR

AKP iktidarının direnmek şöyle dursun, hararetle desteklediği- bu sebepledir ki toplumdaki açlık ve fakirlikle alay edercesine bir asgari ücretlinin beş-on yıllık geliri tutarında, yani 30.000 veya 60.000$ değerinde lüks kol saati takmaktan AKP liderinin en küçük bir rahatsızlık  duymadığı – bu olumsuz süreç karşısında , bu toplumun yegane direnç noktası olarak elimizde, İslâmî Dünya görüşünü benimseyenlerle, sosyal adaletten ve sosyal demokrasiden yana tavır koyan samimi ve dürüst “sol” kesimler olduğunu burada bir defa daha vurgulamaktan  kaçınmamak gerektiği kanaatindeyiz. Elbette İslami kesimler ile nevzuhur abdestli kapitalistleri, Sol ile de statükocu, laikçi, pozitivist, dinle ve dindarlarla kavgalı, sırtını devlete ve askere dayadığını ima ederek “bu ülke bizden sorulur” dercesine caka satan kesimleri kastetmiyoruz. Kastettiğimiz elbette ki, vicdanı ölmemiş, ruhunu kapitalizm şeytanına satmamış, tüketim putunun önünde boyun eğmemiş, ahlaki ve manevi değerleri dumura uğramamış, kirlenmemiş, saf ve temiz “insanlarımız”dır.

Bu toplumu, bir yandan direnen Müslümanların dirençlerinin kırılarak küresel kapitalizme eklemlenmesi için uydurulan“Ilımlı İslam” projelerinden, diğer yandan da onları AB gibi projelere bel bağlamaya adeta iten, toplumun değerlerine ters bakan baskıcı ve statükocu egemenlerden kurtarmak için, ülkemizde yeni bir zihniyete, yeni bir siyasi girişime, yeni bir politik harekete ihtiyaç vardır. Yapılan seçimlerden sonra, bu ülkenin sosyal adaletçi politikalara ihtiyaç duyduğu artık daha fazla seslendiriliyorsa, AKP bile sosyal politikalarda başarısız olduğunu bizzat itiraf etmek zorunda kalıyorsa, memlekette “Adaletsiz Kalkınma” değil, “Sosyal adaletçi kalkınma” politikalarına yelken açmak için elverişli rüzgarlar esmeye başlıyor demektir. Fakat bu ülkede hiçbir projenin İslam’ı göz ardı ederek veya ona karşı husumet besleyerek başarıya ulaşmasının mümkün olmadığı defalarca – en son olarak ta bu seçim sonuçlarında – ortaya çıktığı için, atılacak adımların yeryüzündeki her türlü eşitsizliğe, bencilliğe, kötülüğe, zulme, ahlaksızlığa, dejenerasyona, işgale, sömürüye, israf ekonomisine, tüketim köleliğine, çevrenin ve tabii kaynakların sorumsuzca yok edilmesine, kısacası küresel kapitalizmin yol açtığı felaketlere karşı bir mücadele çağrısı ve “Cihad” daveti demek olan İslam’ı güçlendirerek atılması gerektiğini asla unutmamak gerekir.Geleceğimiz açısından bu toplumda İslam’ı desteklemek ve güçlendirmek için, mutlaka ona iman etmenin zorunlu olmadığını, onun evrensel değerlerinin bütün insanlığın malı olduğunu da unutmamak gerekir. Bu noktada İslam’ın hepimiz için ne büyük bir nimet ve kadar sarsılmaz bir dayanak noktası olduğunu fark edebilmek için,sizleri Goethe’nin şu sözleri üzerinde derin düşüncelere dalmaya davet ediyorum:”— Hiç kimse Hz. Muhammed’in prensiplerinden daha ileri bir adım atamaz. Avrupa’ya nasip olan  bütün başarılara rağmen, bizim konulmuş olan bütün kanunlarımız, İslâm kültürüne göre eksiktir. Biz Avrupa milletleri medenî imkânlarımıza rağmen Hz. Muhammed’in son basamağına varmış olduğu merdivenin daha ilk basamağındayız. Şüphe yok ki, hiç kimse bu yarışmada O’nu geçemeyecektir.