BEGIN TYPING YOUR SEARCH ABOVE AND PRESS RETURN TO SEARCH. PRESS ESC TO CANCEL

7. İSLAM ÖNCESİ ARABİSTAN’DA OKUR-YAZARLIK: YAZITSAL DELİLLERE DAİR BİR ANALİZ – THE QUR’AN IN CONTEXT (Bağlamı İçinde Kur’an) Özet

Yazar: PETER STEİN

Geniş/yaygın bir edebi eserin, özellikle de Kur’an gibi bir kutsal kitabın yazılması söz konusu olunca, bu kutsal kitabın hitap ettiği toplumda, yerleşik yazı pratiklerinin ve asgari bir okuma-yazma düzeyinin mevcut olduğunu varsayma gereği kendiliğinden ortaya çıkar. Mesela Yahudi ve Hıristiyan kutsal kitapları Mezopotamya ve Akdeniz’in kültürel merkezlerinde ortaya çıkmıştır ki, bu merkezlerde yazı kullanımı, asırlar boyunca gündelik hayatın bilinen bir unsuru idi. Buna mukabil Kur’an’ın ortaya çıktığı bölge – yani Batı Arabistan – yazınsal ürünlerin varlığıyla karakterize edilebilen bir bölge değildi. Her ne kadar bu bölgeye ilişkin ve VI. yy ait arkeolojik deliller nadir ve seyrek ise de, yazının bu bölgede sınırlı da olsa da yaygın olduğuna dair göstergeler de vardır.

Kur’an’ın Yahudi ve Hıristiyan (Süryani ve muhtemelen Etiyopya) yazı geleneğinin etkisiyle yazıya geçirildiğinde kuşku yoktur. Yahudiler ve Hıristiyanlar Arap yarımadasının kentsel bölgelerinde yaşıyorlardı ve muhtemelen kendi kutsal kitaplarını da bu bölgeye getirmişlerdi. Onların dini ayinlerinde birtakım yazılı metinleri de kullanmış olmaları muhtemeldir. Arkeolojik olarak ispatlanmayı beklese de, onların asgari Aramca (ve hatta İbranice) birtakım yazılı/baskılı metinleri de kullandıkları rahatlıkla varsayılabilir. Bu tür yazılı malzeme Suriye-Filistin’den getirildiği için tam olarak Arap menşeli olmadığından, bu araştırmanın amacı göz önüne alınarak daha fazla ele alınmayacaktır. Aksine burada, bu sözü edilen yazılı ürünler ithal edilmeden önce veya aynı dönemde bizzat Arabistan’da gelişmiş olan tamamen gerçek Arap yazı kültürü üzerinde durulacaktır. Burada “Arap” tamamen coğrafi anlamda ve Helenistik kültürün güçlü etkisi altında bulunan iyice kuzeydeki ve kuzey batıdaki bölgelerin dışında kalan bütün kültürleri kapsayacak şekilde kullanılacaktır. Kur’an’ın kendi kendini açıkça “Arapça” olarak sınıflandırdığını unutmaksızın, İslam öncesi Arabistan’ı sakinlerinin ana dilleri Arapçayı ne ölçüde yazıyla ifade edip kullandıkları sorusuna cevap aranacaktır.

Bu soru şu üç soruyu da beraberinde getirmektedir: 1) Kim yazmıştır, 2) Ne yazmıştır, 3)Neyin üstüne yazmıştır?

Arap yarımadasına dair arkeolojik keşifler kısıtlı olduğu için mecburen şu anda mevcut olan bulgulara dayalı yorumlarla – yeni bulguların ışığında yeniden gözden geçirilmek kaydıyla – yetinilecektir. Mamafih Güney Arabistan epigrafik kaynakların dokümantasyonunun, diğer bölgelere nazaran daha iyi yapıldığını da eklemek gerekir.

Sadece Güney Arabistan’ın Yemen bölgesine ait yaklaşık 7000  küçük yazıtın bugün elimizde olduğu göz önüne alınacak olursa, diğer bölgelerde yapılacak araştırmalar sonucunda ortaya çıkacak malzemenin ne kadar büyük rakamlara ulaşabileceği kolaylıkla tahmin edilebilir.

Ne tür malzeme üzerine yazı yazılmıştır?

a)Mevcut araştırmalar ışığında denebilir ki, Arabistan’da yazı amacıyla en çok kullanılan malzeme kayalar ve taşlardır. Arabistan’da çeşitli bölgelere dağılmış bulunan duvar yazılarının sayısı on binleri bulurken, yazı için kullanılmış olan kesme taşlar veya diğer yapay nesnelerin sayısı sadece birkaç bin civarındadır. Yerleşim birimlerinin durumuna bağlı olarak, kayalık bölgelerde kaya ve taşlar daha fazla kullanılırken, Ma’rib ve Cevf gibi vahalarda taş bloklar daha yaygındır.

Güney Arabistan dışındaki kaya ve nadiren kesme taş gibi malzemelerin dengesiz bir biçimde dağılım gösterdiği görülmektedir. Safai (Safaitic) veya Semudi (Thamudic) denilen kısa yazıtlar yarımadanın bütün Kuzey ve Batı’sına dağılmış durumdayken, daha gelişmiş yazıtlar ticaret yoları üzerindeki belli merkezlerde yoğunlaşmaktadır ki, örnek olarak Dîdân (Dedanic) veya Lihyan (Lihyanic) ya da Mina(Minaic) gibi vahalar gösterilebilir.

  1. b) İkinci çok önemli yazı malzemesi ahşap/ağaç malzemedir. 10-15 cm – nadiren yarım metre- boyundaki bu hurma dalları ve tahta çubuklar gibi diğer ahşap malzeme son onlu yıllarda keşfedilip ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu malzemeye kazımak/çizmek suretiyle yazı yazmak için kaya yazıtlarında kullanılandan farklı küçük harfli bir yazı geliştirilmiştir. Bu ahşap malzeme, kolay ve bol bulunması, taşınabilir ve muhafaza edilebilir olması sebebiyle, Güney Arabistan’da en yaygın yazı malzemesi olmuştur. Bu hurma dallarından yapılan tahta çubukların İslami gelenekteki asîb(usub) denen ve Kur’an ayetlerinin yazımında kullanıldığı rivayet edilen malzemeyle aynı şey olduğu söylenebilir.
  2. c) Kiremit parçaları veya çanak-çömlek gibi malzemeler ise çok kısa, genellikle de tek kelimelik yazılar içeren malzemeyi oluştururlar. Kap-kacaklar temelde özel olarak yazı yazmak için üretilen malzeme kategorisinde olmasa da, dolaylı olarak bazı isimler veya kabın içindeki maddeye dair bilgiler taşıması bakımından konuyla ilgili sayılabilir.
  3. d) Metal yazılı malzeme olarak en çok kullanılan ise bronzdur. Altın ve gümüş ise neredeyse hiç kullanılmamıştır. Bu metallerden yapılmış olan tabletlere bazı sunaklarda ve benzeri yapılarda rastlamak mümkün olmaktadır.
  4. e) Papirüs (kırtâs), deri (adîm), parşömen (rakk), keten, pamuk ve ipek dokumalar, hayvan kemikleri (aktâf- adlâ’) de yazı yazmak amacıyla kullanılmış olan malzemeleri oluşturmaktadır. Bunlardan papirüs (kırtâs), deri (adîm), parşömen (rakk), hayvan kemikleri (aktâf- adlâ’) ve kireçtaşı parçaları(lihâf)ın, Kur’an ayetlerinin yazımında kullanılan malzeme arasında yer aldığı İslami kaynaklarda ifade edilmektedir. Bunlardan hurma dalları (asîb) ve kireçtaşı parçaları( lihâf) en kolay temin edilebilen gerçek anlamda “Arap” yazı malzemesi olarak nitelendirilebilir, çünkü diğer yazı malzemelerinden olan deri ve parşömen özel üretim süreçleri gerektirdiği gibi, papirüs te tamamen ithal bir malzeme idi. Bunların bölgeye Yahudi ve Hıristiyan yerleşiminin gerçekleşmesiyle onlar tarafından getirilmiş olma ihtimali yüksektir.

Tabiatıyla Kur’an’ın yazıya geçirilmesi sürecinde birtakım tabletler/levhalar(elvâh) ve sayfalar(suhuf) kullanıldığına dair bilgilere de temas etmek gerekir. Bunların tam olarak neye tekabül ettiğini tespit etmek zordur. Mamafih bunlardan levhaların Akdeniz bölgesinden getirilen – papirüs ve parşömen gibi – tamamen yazı yazma amacıyla üretilen ahşap tabletler olması mümkündür, Güney Arabistan’da görülen bronz tabletler olması ise uzak bir ihtimaldir. Bunlardan sahife/suhuf Arapça kök anlamı olarak “pürüzsüz yüzey/satıh” anlamına gelmekte olup, kitap sayfası/yaprağı olarak tercüme edilmektedir. Ne var ki Çok Eski Güney Arabistan Arapçasında sahife kelimesinin, neyin üzerine yazılı olduğuna bakılmaksızın “ yazılı hesap, doküman” anlamına geldiği göz önüne alındığında, sahife’nin belli bir malzemeyle sınırlı olmadığı sonucuna varılabilir. Nitekim kaya yazıtlarında “bu belge /doküman” demek için – ortada bir sayfadan bahsetmek mümkün olmadığı halde – “dt shftn(bu sahife)” ifadesinin kullanılmış olması da bu hususu teyit etmektedir. Buradan hareketle İslam öncesinde ve İslam’ın erken döneminde sahife/suhuf’un her tür hukuki nitelikteki belgeyi kapsayan bir tabir olduğu ve bugün bilinen “sayfa/yaprak” anlamını ise daha sonra kazandığı söylenebilir.

Kadim Güney Arabistan’da iki tip yazı kullanılmıştır: a) Anıtsal “el-Musned” yazısı ki, her türlü malzemeye yazılabilen bir yazı türü idi. b) “ez-Zebûr” adı verilen ve  – çok nadir istisnaları hariç – sadece ahşap malzeme ile ağaç dallarına yazı yazmak için kullanılan küçük harfli yazı. İlki yüksek derecede simetrik ve geometrik şekillerle karakterize edilebilirken, ikincisi bu anıtsal yazıdan zaman içinde ayrılarak tamamen bağımsız bir el yazısına dönüşmüştür.

Mürekkep kullanımı henüz arkeolojik olarak ortaya konamadığı gibi, boya kullanımına dair örnekler de fevkalade sınırlıdır. Bu da Arabistan’da kazımaya/çizmeye dayalı yazı tekniğinin egemenliğini açıkça göstermektedir.

Mamafih Arap-İslam kaynaklarına göre VI. yy’da  boya ve mürekkep ile yazma uygulaması Arabistan’ın Batısından mevcut idi. Tabiatıyla bu teknikler deri, parşömen ve papirüs gibi Kur’an’ın yazımında kullanılan malzemeyi de gerekli kılıyordu. İslam geleneği de mürekkebe batırılarak yazı yazma aracı olarak kamış kalemin varlığını bir veri olarak kabul etmektedir. Dolayısıyla Kur’an’ın yazımı için Yahudilikte ve Hıristiyanlıkta kutsal kitap yazımı için kullanılmış olan bir tekniğin model olarak alınmış olması bir sürpriz değildir. Elbette bu ahşap parçaları üzerine çizerek yazı yazma şeklindeki tekniklerin o bölgede bilinmediği anlamına da gelmemektedir. Mamafih aşağıda Batı Arabistan halklarının kendilerine mahsus bir yazı kültürü geliştirmiş olmaktan ziyade, şayet böyle bir kültür var idiyse, komşuları tarafından kullanılmakta olan sistemleri benimsedikleri görülecektir(s.257-263).

Ne yazılmıştı ?: Epigrafik Kaynakların İçeriği

Bu başlık altında ise  konuyla ilgili olarak bize intikal etmiş olan ilk elden dokümanlar üzerinde durulacağı belirtilmektedir. Burada edebi denebilecek  türden malzeme kadar, günlük hayatta kullanılan malzemeler de söz konusudur. Ancak bazı metin türleri ile yazı araçları arasında bir ilişki olduğunu da gözden kaçırmamak gerekir. Tabiatıyla  bilinenler dışında bilinmeyen edebi türlerin de var olmuş olabileceğini gözden uzak tutmamak icap eder (s.263-264).

Gündelik Hayata Dair Dokümanlar

Bu tür dokümanlar  hukuki ve ekonomik konularla ilgili olabildiği gibi, siparişler/talimatlar, paket/zarf mektupları, teslimat alındıları/faturaları gibi konularla ilgili olabilmektedir. Bütün bunlar ahşap çubuklara veya hurma dallarına yazılmış mektuplaşma malzemesini oluştururlar. Yakınlarının sağlık problemleri gibi tamamen şahsi konularla ilgili mektuplaşmalar ise son derece nadirdir. Gizli veya özel yazışmaların Güney Arabistan postacılık sisteminde bulunduğuna dair bir bulgu henüz mevcut değildir.

Hukuki veya iktisadi dokümanlar, genel olarak halkı da ilgilendiren yönleri de olduğunda,  ayrıca kaya yazıtları  olarak ta umumun bilgisine sunuluyordu. Kaya yazıtı şeklindeki halka arz edilen dokümanların – tarafların imza ve şahitliklerini içeren – taşınabilir ahşap orijinalleri arşivlerde saklanıyordu. Bu kaya yazıtları versiyonlarından herhangi bir şüphe duyulması durumunda orijinal ahşap dokümanla karşılaştırılıp teyidi yapılıyordu.

Ahşap çubuk/çıtalara kaydedilmiş olan şahıs veya aile isimleri listelerinin, muhtemelen ekonomik bir işlevi vardı. Çünkü bu listeler sık sık sayılar ve ölçü birimleri de içeriyordu. Mezar anıtlarındaki ve binaların duvarlarındaki müstakil şahıs isimlerinin, – yazının bulunduğu objenin  hukuki bir  konuyla alakasını tespite yönelik olduğu takdirde –  de ekonomik işlevleri olduğu söylenebilir.

Kaya veya taş yazıtlarda görülen bir başka gurup doküman ise, emirler/kararlar ve yasaklar içermektedir ki, bunlar yöneticiler ve din adamları gibi toplumun yüksek dereceli bürokratları tarafından verilmiş talimatlardır.

Sadece konutlar ve mabetlerde değil, çeşitli binaların temelleri, mozoleler/lahitler, sulama kanalları, sarnıçlar ve kuyular gibi  tesislerdeki yazıtlar da  hem dindarane amaçlı hem de hukuki amaçlı ifadeler içerebilmektedir. Çünkü bunlar aynı zamanda bu tesisleri inşa edenlerin mülkiyet sahibi olduklarını da tescil etmektedir.

Bir de hem içeriği hem de üzerine yazılan malzeme bakımından  özgün olan  ve muhtemelen mabetlere asmak üzere bronz tabletlere kazınmış olan – kişilerin veya gurupların işledikleri kült ihlallerine dair günah çıkarma ve kefaretlerle ilgili –  yazıtlar vardır. Dini nitelikte görünen dokümanlar bile, bir çocuğun doğumu, bir hastanın iyileşmesi veya askeri bir seferden zaferle dönülmesi gibi gündelik hayatla ilgili detaylar içerdiği için, günlük hayata dair dokümanlar arasında değerlendirilebilir. Özellikle bu tür dini kefaret-adak metinlerinin yaygınlığı ve çokluğu ile, yazıtlarda kullanılan kalıp ifadeler, bu işin büyük ölçüde ticari bir üretime/işletmeciliğe dönüştüğünü de gösterse gerektir. Kehanetler, alametler ve atasözleri içeren dini metinler ise toplumun dini veya kültürel hafızasını kaydetmekten ziyade bazı dini merasimlerde kullanılmak üzere günlük ihtiyaçlara yönelik görünmektedir.

Buraya kadar bahsedilen metinlerin tamamı Güney Arabistan’daki arkeolojik çalışmaların ürünüdür. Mamafih bunların bir kısmını İslam öncesi ve erken İslam konusunda Arap-İslam literatüründe verilen bilgiler arasında görmek te mümkündür. Bu anlatılara göre Hicaz’ın kentsel merkezlerinde hukuki dokümanlar, sözleşmeler, günlük hayata dair alınmış kararlar hatta mektuplar VI. yy da yazılı olarak kaydediliyordu. Mamafih Batı Arabistan’ın yazı kültürünün Güney Arabistan yazı kültüründen tamamen farklı olduğunu – İslam’ın hemen öncesine ait anıtsal kaya ya da taş yazıtların neredeyse tamamen yokluğuna bakarak –  çıkarmak mümkündür.

Önemli ancak cevabı kolay olamayan bir soru ise  İslam öncesi Hicaz’ında iş yazışmalarının hangi yazıyla yapılmış olabileceği sorusudur. Şayet eski Arapça ile olan anıtsal yazıtlardan yola çıkılacak olursa, Arapça yazının ancak MS. 500 yıllarından kullanıldığını, bundan önce ise bu halkın Suriye-Filistin’deki Nabat yazısı ile Karyet el-Faw(Fav yerleşimin)daki çok eski Güney Arabistan yazısını kullandıklarını söylemek mümkündür. Bu sebeple Batı Arabistan’da VI. yy öncesinde bir yazı faaliyeti var idiyse, bunun ya Nabat yazısı ya da Güney Arabistan yazısı olması muhtemeldir. Birinci şıkkın dayanağı Arap yazısının genellikle Nabat yazısından ortaya çıktığına dair inanç iken, ikinci şıkkın dayanağı her iki bölgedeki yazı malzemeleri (mesela asîb/usub) arasındaki rastlantısal benzerliğe ya da denk düşmeye dayanmaktadır(s.264-267).

 

Gündelik Hayatla Doğrudan Bağlantısı Olmayan Yazıtlar

Yukarıda bahsedilen bütün yazıt türleri gündelik hayatın ihtiyaçlarından doğan dokümanlardır. Bir de bu türlerden ayrı olarak herhangi bir mesaj iletme amacı olmayan yazıtlardan bahsetmek mümkündür ki, bunlar özetle Arap yarımadasını hemen her yerinde görülen, göçebe bedevilerin geride bıraktığı duvar yazıtlarıdır. Bunların herhangi bir standardı  olmadığı için, yazarlarının orijinal yaratımları olduğunu söylemek mümkündür. Fakat bu yazıtlar yazarının ve atalarının isminden başka bir bilgi içermediği için edebi/literatür bakımından çok anlamlı bir tür değildir. Daha anlamlı olanlar ise genellikle kaya yüzeylerine kazınan hatıra yazıtlarıdır. Bunlar genellikle  üst düzey kişilerin bazı önemli olaylar münasebetiyle gerçekleştirdikleri yazıtlardır. Bunların çoğu askeri seferlerin tasvirine, yapılan inşaatların anısına ve politik faaliyetlere , bazen kişisel bir özgeçmişin tam dökümüne dair olabilmektedir. Hatıra/Anı metinleri özel bir olayla ilgili olduğu için diğer türlerde olduğu gibi klişe kalıplardan ve bu kalıpların taklidine dayalı ifadelerden farklı olarak daha serbest ve özgün bir biçimde formüle edilmişlerdir.

Yukarıdaki bütün türlerden tamamen farklı ve gerçek/dar anlamda edebi bir tür olarak sınıflandırılabilecek bir kategori ise I. yy sonlarına ait  27 satırlık “Kâniye İlahisi(Hymn of Qâniya)” denilen bir şiirdir. Bu metin de kaya üzerine kazınmıştır. Bu yazıt göstermektedir ki Güney Arabistan yazısı sadece nesre mahsus olmayıp manzum ürünler için de kullanılabilen bir yazıdır. Bu da edebi /yazın geleneğinin  yazı meselesinden ziyade yazmak için kullanılacak malzeme meselesi olduğunu göstermektedir. Bütün geniş metinler – sınırsız bir alan sunduğu için – kaya yüzeylerine kazınmış metinlerdir. Taşınması ve korunması kolay olan malzeme ise ahşap malzeme olup, bunlar yazmak için son derece sınırlı bir yüzey sunan malzemelerdir.

İslam öncesinde destansı, mitolojik veya tarihi nitelikte bir literatürün varlığına dair herhangi bir işaret/gösterge bulunmamaktadır. Elbette bu tür bir literatürün ileride deri veya hurma dalı üzerine yazılı ürünleri de ortaya çıkabilir. Ancak böyle bir literatür olsaydı, nadiren de olsa bazı kaya ve taş yazıtlarda bu literatüre işaretler  ya da diğer yazıtlarda bazı imalar bulunması gerekmez miydi? Mamafih bu husus, böyle bir literatürün Güney Arabistan’da ya da yarımadanın başka bölgelerinde bulunmadığını garanti etmeye yetmemektedir. Aslında bu durum, İslami kaynakların İslami öğretinin ilk uygulamaları hakkında söylediği şekliyle  – yani tıpkı şiir’in sözlü aktarımında olduğu gibi –  büyük ölçüde sözlü geleneğe dayalı olarak gerçekleştirilmekteydi(s.267-269).

(Ch. Robin’e göre Kitab-ı Mukaddes –  Güney Arabistan’a ilk bin yılın ortalarında nüfuz etmiş olan – hem Yahudiler hem de Hıristiyanlar için en önemli doküman olmasına rağmen, muhtemelen Sebe diline tercüme edilmemişti. Buna mukabil Habeş kralı Kâleb Ella Asbeha’nın Ma’rib’teki zafer yazıtında – ki MS. 525 yıllarına aittir – Kitab-ı Mukaddes’ten Habeş dilinde birçok  alıntı bulunmaktadır).

Kim yazdı? İslam Öncesi Arabistan’da Yazın Yeteneği/Okur yazarlık

Yazı malzemelerinin incelenmesinden sonra burada bütün bu dokümanları kimlerin yazdığı sorusuna cevap aranacaktır. Yukarıda ele alınan malzemeden yola çıkarak Arabistan yarımadasında en azından bazı bölgelerinde yazının yaygın olduğunu söylemek mümkün görünse de, bu, çok sayıda insanın okuma- yazma bildiğini göstermez. İslam öncesi Arabistan’ında okuma yazma oranlarına dair istatistik denebilecek deliller ve bilgiler olmasa da, bu konuda bir fikir edinmek için bazı ipuçlarından – özellikle de birinci el kaynaklardan – yola çıkmak mümkündür. Bu birinci elden kaynaklar ise, Arabistan’ın adeta bir okur yazarlık kalesi/sığınağı olduğunu göstermektedir: Arabistan’ın geniş alanlarına yayılmış vaziyette ve çeşitli dil ve lehçelerde yazılmış binlerce kaya yazıtı – (Sadece Safai (Safaitic) yazıtlar 20.000 den fazla iken, Semudî (Thamudic) yazıtlar da 11.000 den fazladır)- ,  yönetici elitler ve papaz/keşişler dışında da yazının yüzyıllarca kullanılmış olduğunu gözler önüne sermektedir.

Mamafih bazı yazı çeşitlerinin hobi/meşgale amaçlı olarak – yani ekonomik veya iletişim amaçlı olmaksızın – bir gurup insan tarafından kullanılmış olması, aynı zamanda bu insanların karmaşık ekonomik dokümanları düzenleme yeteneğine sahip olduklarını göstermeye yetmez. Nitekim (şu ana kadar incelenen) elli mektuptan dördünde göndericinin aynı zamanda mektubu yazan olduğunu belirtmesi, ya da (elli mektubun üçünde) birinci şahıs kipiyle yazmış olması, bu hipotezle uyum halindedir. Hatta profesyonel yazıcıların bile zaman zaman kendi şahsi mektuplarını yazdıklarını unutmamak gerekir. Bu durumda gönderici veya yazıcı birinci şahıs kipini kullanmak durumundayken,  – muhtemelen okuma-yazma bilmeyen – başkaları adına yazılan mektuplarda yazıcı/katip mektubu başkası adına yazmaktadır. Bu katip/yazıcıların zaman zaman kendi adına mektup yazmış olabileceklerini de unutmamak gerekir.

Yukarıdaki deliller ışığında İslam öncesi Arabistan’ın sakinleri arasında  okur-yazarlığın geniş bir biçimde yaygın olduğu görülmektedir. Ancak bu okur-yazarlığın iki seviyesi olduğunu göz ardı etmemek gerekir. Birincisi yarımadanın her yanına, hatta göçebe bedevilere kadar uzanmış olan ve geride her yerde – zaman geçirme dışında iletişim gibi bir amacı olmayan –  duvar yazıtları bırakan bir okur-yazarlık. Bu duvar yazıtlarına  yarımadanın en ücra köşelerinde bile rastlanabilmekte, malzeme olarak ta o anda tabiatta bolca bulunan  ne ise – ki genellikle kaya ve taş yüzeyleri olmakta – o kullanılmaktaydı.  İkincisi ise Güney Arabistan’ın birtakım kentsel bölgeleriyle sınırlı olan ve   sosyo-ekonomik iletişim amaçlı iyi gelişmiş bir sistem içerisindeki okur-yazarlıktır. Bu ikinci tür okur-yazarlık iki tür tipik yazı kullanır: Kaya ve taş yazıtlarında kullanılan anıtsal yazı ile günlük iletişim amacıyla kullanılan ve genellikle ahşap parçalarına yazı yazmak için  kullanılan küçük harfli el yazısı.

Bu sonuç bir ölçüde Hicaz’ın komşu kentsel merkezlerine de teşmil edilebilir. Bu ise İslam öncesi ve erken dönem İslami kaynaklara da uygun düşen bir sonuçtur. Nöldeke’nin ortaya koyduğu gibi, Müslüman yazarların bu bağlamda Peygamber hakkında söyledikleri – açık bir yargıya varmayı mümkün kılmayacak şekilde – oldukça  kasıtlı ve tutarsız görünmektedir. Mamafih Nöldeke Peygamberin  ve etrafındaki birkaç kişinin ilkel/temel düzeyde de olsa, ticari faaliyetleri için gerekli olan bir okur-yazarlığa sahip olabileceklerini kabul eder, ancak edebi eserleri okuyabilecek kadar ileri düzeydeki gelişmiş bir okur-yazarlık becerisinin söz konusu edilemeyeceğini  de vurgular. Zaten yukarıdaki delillerden de anlaşılmaktadır ki, ticari amaçlarla yazının kullanılmış olması, toplumda nüfusun geniş bir kısmının okur-yazar olduğu anlamına gelmemektedir. Hatta Eski Güney Arabistan dokümanları tam tersine, ticari faaliyetlerde bulunan kişilerin bile bizzat kendisi yazı yazmayıp, profesyonel katip/yazıcılara yazdırttıklarını göstermektedir. Bu arka plana aykırı olarak, İslam geleneğinde iddia edildiği gibi, Mekke ve Medine’de okuma-yazma bilen birkaç kişinin bulunması da gayet makul görünmektedir. Bu kişiler Yahudi-Hıristiyan toplumlarının mensupları tarafından eğitildiği hatta onların bir parçası olabilecekleri düşünülebilir. Bunun ötesinde bir okur yazarlık düzeyinden bahsetmek ise söz konusu değildir(s.269-273) .

Tercüme: MEHMET HAYRİ KIRBAŞOĞLU