2006 Toplumsal Cinnetin Habercisi, 2007 Neyin Habercisi? | Mehmet Hayri Kırbaşoğlu
BEGIN TYPING YOUR SEARCH ABOVE AND PRESS RETURN TO SEARCH. PRESS ESC TO CANCEL

2006 Toplumsal Cinnetin Habercisi, 2007 Neyin Habercisi?

Müslüman için hayatın kendisi bir imtihan, bir denenmedir, binaenaleyh şerrin yeryüzünden silinip kökünün kazındığı bir dünya beklentisi, bizzat bu imtihanın var oluş hikmetine terstir. Dolayısıyla yeryüzünde kötülük daima var olacaktır, ama Müslüman’ın görevi de, ŞEYTAN ve ordularına, yani şerre karşı, RAHMAN’ın ve ordularının, yani hayrın safında yer almaktır. Bu savaştan Rahman’ın kullarının Şeytan’ın kul ve kölelerine karşı zafer elde ederek çıkması için düşmanın hareketlerini, stratejilerini, taktiklerini ve metotlarını sürekli ve yakından izlemesi, buna mukabil düşmanınkinden daha üstün ve etkili strateji, taktik ve metotlar geliştirmesi de Müslüman’ın görevi ve imtihanın/denenmenin bir parçasıdır. İslam’da bunu adı, Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle, “el-Emru bi’l-Ma’rûf ve’n-Nehyu ani’l-Munker” ve her türüyle “Cihad”tır.

Peki İslam’ın zuhuru üzerinden geçen on dört asırdan sonra – diğer ülkelerdeki Müslümanları şimdilik bir tarafa bırakacak olursak- ülkemizin %99’unu teşkil ettiği söylenen Müslümanlar bu mücadelenin neresindedir ve mücadeleyi Rahmânî güçler mi kazanmaktadır yoksa Şeytânî şer güçler mi? 2006’nın son günlerini yaşadığımız şu anda bu memleketin önünde duran ve cevaplanması gereken en hayati soru budur, suni gündemlerle oluşturulan yapmacık sorular değildir. Aslında sadece İslam’a inananları değil, inanmayanları da yakından ilgilendiren bu hayati sorunun sorulmasını ve tartışılmasını engelleyen her gelişme, aslında Şeytan cephesinin manevralarını kamufle etmekten başka bir işe yaramayan “Şer cephesine cephane ve mühimmat sevk etmek” ile eş anlamlı adımlardır.

İşe şu %99’luk Müslüman meselesiyle başlayalım. Memleketin toplumsal röntgenini çekecek olursak, bu rakamın, gerçek hayatta karşılığı olmayan bir şehir efsanesi, bir mit, bir kuruntu, bazıları açısından da bir vehim olduğunu görmemek için kör olmak gerekir. Ama bu körlük fiziki bir körlük değil, tam da Kur’an’ın kastettiği anlamda manevi bir körlük, yani “bakar kör” deyiminde ifadesini bulan bir şeydir. Ne var ki kimse çıkıp ta kralın çıplak olduğunu söyle(ye)memektedir.

Bu memlekette bir yanda seksen yıldır, topluma tepeden bakmaya alışmış elitlerin, statükodan beslenenlerin, dışarıdaki İslam düşmanı şer odaklarının uzantılarının ve temsilcilerinin her Allahın günü “ irtica-gericilik-şeriatçılık” gibi bahanelerle ve yaftalarla İslam’a saldırıları, hemen her gün “başörtüsü” üzerinden İslam’a olan kin ve nefret kokan beyanları ortalığı istila ederken; öte yanda bütün bunlara karşı ciddi hiçbir tepki vermeden sadece seyreden ve bu durum karşısında en demokratik haklarını bile bilmeyen ve kullanamayanlar, sonuçta da bu durumu adeta seyirlik bir “temaşa” zannedip kanıksayan sürü ruhlular varken, bu oranın inandırıcı olması oldukça zordur.

%99’u Müslüman olduğu söylenen bu ülkede – üstü örtülü olarak ta olsa – doğrudan İslam’a yönelik saldırıların yanında, asıl üzerinde durulması gereken daha tehlikeli bir başka saldırı kampanyası ise, dolaylı olarak İslam’ın ve Müslümanların altını oymaya yönelen bilinçli veya bilinçsiz, planlı veya plansız faaliyetlerdir.

Bunların başında, maalesef -inanan inanmayanı, sağcısı solcusu, Sünnisi Alevisi, laikçisi İslamcısı, milliyetçisi liberali, Kemalisti Marksisti, kadını erkeği, okumuşu okumamışı ile– toplumun bütün kesimlerinin, ama asıl içler acısı olan, özellikle toplumu yönetme makamında olup da en üst makamlara çıkmış olanların gaflet ettikleri en tehlikeli gelişme olarak “sekülerleşme, dünyevileşme, hedonizm ve nihayet ahlaksızlık, hayasızlık ve yüzsüzlük ile sonuçlanan bir şahsiyetsizlik/şuursuzluk” çizgisini izleyen baş döndürücü çözülme ve yozlaşma dalgasıdır. Bu dalgaya kendini çılgınca kaptırmış olanların muhtemelen pek azı Müslüman kimliğini reddeden veya inkar eden tiplerdir. Büyük çoğunluk ise bu kimliği kavlen reddetmediği halde fiilen reddettiğinin, hatta kendi kimliğine savaş açıp, onu yıkmak için beşinci kol gibi faaliyet gösterdiğinin farkında bile olamayacak kadar gaflet ve dalalet içinde yüzen zavallılardır; ama sonuçta ne olursa olsun bu gibiler de %99’a dahildirler.

İslamî var oluşa, İslami kimliğe, İslami değerlere karşı “kötülüğü emredici olan nefs”in talimatları doğrultusunda hareket eden bu kesimlerin çoğunluğunun toplumun elit/kaymak/seçkin/zengin/okumuş tabakasını oluşturduğu ve siyasi, ekonomik, kültürel alanlarda, özellikle yazılı ve görüntülü medyada tekellerine aldıkları muazzam imkanlarla bu savaşı sürdürdükleri artık sağır sultan tarafından dahi duyulan bilinen bir şey haline gelmiştir. Bilerek veya bilmeyerek -Rahman’ın değil- Şeytan’ın safında yer alan bu kesimler de bu %99’a dahil değil mi?

ABD-İngiltere ve İsrail emperyalist üçlüsünün Filistin, Afganistan ve Irak’ta yaptığı, çağın insanlık dışı, yüz kızartıcı uygulamalarını ve mide bulandırıcı ilkesizlik, ahlaksızlık ve insafsızlıklarını -ücretle veya meccanen- alkışlayarak destekleyen, hatta Irak’ın bu güçler tarafından işgali esnasında işgalcilerle birlikte Bağdat’ta olmak istediğini hiç sıkılmadan kamu oyuna ilan edenler de bu %99 içerisinde yer almıyor mu?

Gazetelerde istisnasız her gün ya baş sayfada ya son sayfada ya da her iki sayfada, bir aile içerisine çıkarılamayacak ve kendini bilen herkesin bakmaktan haya edeceği müstehcen fotoğrafları, edep ve haya yoksunlarınca verilmiş pozları ısrarla, bıkmadan usanmadan yayımlamayı ilke edinmiş olanların, bununla yetinmeyip sırf bu ahlaksızlıkları yaygınlaştırmak için ayrıca özel dergiler çıkaranların da bu %99 içerisinde yer aldığını unutmayın.

Televizyon kanallarına gelince, dünyanın hiçbir yerinde medyanın bu kadar ahlak ve haya kavramlarını lügatinden çıkardığı bir başka ülke olmasa gerektir. Bilhassa ticari reklamların ve güya moda ve sanat adına yapılan birtakım gösterilerin tamamen çığırından çıktığı ve ürünün mü yoksa cinselliği ön plana çıkarılan ve nesneleştirilmiş olan kadın bedenlerinin mi reklamının yapıldığı belli olmayan reklamlarla, %99’luk Müslümanları bombardımana tabi tutanlar da yine bu %99 içerisinde yer alanlar değil mi?

Pavyonları, gece kulüplerini, barları, lüks otelleri, köşklerde, saraylarda, saray yavrularında, yatlarda verilen resepsiyonları şenlendiren, akın akın bu mekanları doldurup boşaltan ve her türlü akıl almaz çılgınlık ve ahlaksızlıkları herkesin gözleri önünde sergilemekten çekinmeyenler de bu %99’un bir parçası değil mi?

Yılbaşında Müslüman mahallesinde salyangoz satmaya çalışarak Müslüman müşterilerine Hristiyan kültürünün sembolü olan “Noel kutlama ve mesajları” gönderen, Ankara’nın– herhalde aynı zamanda İstanbul’un- en büyük ticaret merkezlerinin birinde müşterilere ısrarla “kırmızı şarap” ikram etme cüretkarlığını gösterebilen, yine büyük süper/hipermarketlerde aleni olarak ve teşvik edici bir tarzda içki tanıtımı ve satışı yapanlar,bunu yaparken genç nesillerin durumunu umursamayarak tam bir sorumsuzluk örneği sergileyenler, bu suretle bu yıl içki tüketimini %70 artmasına katkıda (!) bulunanlar, bununla da yetinmeyip ev hanımları arasında alkolizmin %10’lara varmasını sağlayanlar (!), trafik kazalarının ve artan boşanmaların baş müsebbibinin içki olduğunu görmezlikten gelenler, yani İslam’ın içki yasağına karşı bayrak açanlar da bu %99’luklardan değil mi?

Sivil ve askeri bürokraside, resmi ve sivil kurumlarda sık sık boy gösteren yolsuzluklar, hortumcular, tüyü bitmemiş yetimin hakkını yiyenler; devlet parası ile devleti soyup sömürenler, yatırımın riskini göze alacağına spekülatif tatlı kazançları tercih edenler, toplumun diğer kesimlerinde arz-ı endam eden hırsızlar, arsızlar, yüzsüzler, üstsüzler, görgüsüzler, helal-haram ve hak-hukuk kavramlarını lügatlerinden silmiş olanlar, bunların bu %99 oranındaki Müslümanlar arasında yer almadığını kim iddia edebilir?

Zina ve fuhşu, gayr-i meşru birliktelikleri, cinsel tacizleri, ensest, lezbiyen, eşcinsel çarpık/sapık ilişkileri bir yandan sürekli gündeme getirip, öte yandan çeşitli isimler altında kamufle ederek, allayıp pullayanlar, kısacası İslam’ın üzerine titrediği aileyi sarsmak ve çökertmek için elinden geleni ardına koymayanlar, ailenin temelini oluşturan “nikah” kavramına fiilen savaş ilan etmiş olanlar da bu %99’u Müslüman olan toplumumuzun üyeleri değil mi?

İçki, sigara ve uyuşturucuyu ilk-orta okul düzeyine kadar indirmeyi başaranlar (!), ardından eğitim sistemine şiddeti, cinayetleri, tacizleri, hocalara saygısızlığı, kabalığı, öğrencilerin birbirlerine tecavüz etme edepsizliğini bu sisteme bulaştırarak bu başarılarına başarı (!) katanlar – toplum,aile ve okul üçlüsü- da bu %99’luk Müslümanlara dahil değil mi?

Hadi bunlar “Müslüman” adını almış,ama Rahman’ın değil Şeytan’ın yanında yer almış zavallılar diyelim. Peki kendilerini İslam yoluna adadığını söyleyen, İslam’ı bir hayat görüşü olarak kabul ettiğini dile getirenlere ne demek lazım?

Buraya kadar sayıp döktüğümüz, ama bir İslam ülkesinden, hem de güya %99’u Müslüman olan bir toplumdan bahsettiğimizi düşündüğümüzde yerin dibine geçtiğimiz bu gelişmeler- daha doğrusu dejenerasyon, çözülme ve kokuşmuşluk- karşısında yönetimde ve hükümette söz sahibi olan Müslümanlar, Müslüman cemaatler, tarikatlar, Diyanet, ilahiyat camiası, dindar sanayi, ticaret ve iş çevreleri, sözüm ona İslami medya, bütün bu olan bitenler karşısında seyretmek, söylenmek ve sızlanmak dışında ne yapıyorlar acaba?

Otuz senedir İslami değerlerden ilham alarak siyaset yapan ve iktidara gelenler, bu anlatılan yozlaşma ve kokuşmuşluğu önlemek için ne yaptılar, bir şeyler yaptılarsa niye başarılı olamadılar? Önce ahlak ve maneviyat sloganını şiar edinmiş olanlar, bu sloganın yozlaşma ve kokuşmuşluğun dışında olduklarını iddia edebilirler mi ?

%99’u Müslüman olduğu iddia edilen bu ülkede, helal-haram konusunda kılı kırk yaran, takva ve vera’ı şiar edinmesi gereken tasavvuf geleneğine mensup bir tarikat-cemaat yapısı, “İhlas” kavramını istismar ederek Müslümanların mevduatlarını batırıp “iflas” utancını ve lekesini İslami kesime bulaştırmadı mı? Yeşil sermaye denilen birtakım şirketler, gerek beceriksizlik gerek ahlaksızlık yüzünden olsun, pek çok kişinin emek mahsulü tasarruflarını çarçur ederek Müslümanlara olan güveni sarsarak, sadece kendilerine değil, aynı zamanda diğer Müslümanlara ve İslam’a da bir leke bulaştırmış olmadılar mı? Para ve kadın istismarına bulaşmamış, siyasi istismara alet olmamış veya bu tür şaibelerin söz konusu olmadığı kaç tarikat ve cemaat kaldı?

Şu anda yine dindar insanların iktidarda olduğu bir yönetim, 650.000 kişinin göz göre göre katledildiği Irak işgalinin mimarları olan “Şer Cephesi”nin Müslümanlara dayatmak istediği, ancak şu anda iflas etmiş olan BOP/GOP/GOKAP emperyalist projelerinin “eş başkanı” olmakla hala övünmesi ve proje(ler)in iflasına rağmen kraldan ziyade kralcılık yaparak hala bu projeyi savunması İslam’a ne kadar uygundur? Müslümanları bombardımana tabi tutan İsrailli pilotların Konya’da eğitim görmesini sağlayan, İskenderun limanından Müslümanların katliamı için lojistik madde sevkiyatı yapıldığını gizlemeye çalışan, Irak’a yönelik binlerce sortiyi İncirlik üssünden kalkan uçaklarla gerçekleştirilmesini sadece seyredenlerin Müslümanlığı nasıl bir Müslümanlıktır?

Fakirlerle zenginler arasında gelir farkı oranının 1/7 olduğu, bir milyona yakın açlık sınırında, on beş milyona yakın da fakirlik sınırında insanın yaşadığı, ayrıca milyonların dört yüz milyon tl gibi komik bir asgari ücretle geçinmek zorunda olduğu bir toplumun %99’unun Müslüman olduğunu söylemek ne kadar inandırıcıdır? Zenginin daha zengin, fakirin daha fakir olduğu bir süreçte, milli gelir ortalamasının yükseldiğinden dem vurmanın neresinde Müslümanlık?

Kendi çocuklarını Batı’da okutup, Müslüman kardeşlerinin çocuklarının maruz kaldığı başörtüsü zulmünü paylaş(a)mayan, bu konuda bir empati bile kuramayan, hatta AİHM’de başörtüsü aleyhine rapor veren bir siyasi anlayışın Müslümanlık neresinde?

Bu yönetimin gerek resmi (hükümet) gerek sivil (belediyeler) düzlemde yoğun bir yolsuzluk ithamına muhatap olması, yolsuzluk söylentilerin ayyuka çıkması, bu toplumun %99’unun Müslüman olduğunu teyit eden güçlü bir gösterge midir?

Acaba başında bir İlahiyatçının bulunduğu RTÜK, ahlaki değerleri tehdit eden ve yozlaşma ve kokuşmuşluk girdabına kapılmış görsel yayınların zararlı etkilerini engellemede üstün başarılara imza attı da, kanallar gönül huzuruyla seyredilebilir hale mi geldi? Başıboş, hatta azgın bir cinsellik takıntısı ile her gün, her saat, her dakika, her saniye İslam dışı görüntüleri ekranlara taşıyarak, İslamî var oluşa adeta meydan okuyanlara karşı sözüm ona İslami hassasiyeti olan kanallar –panzehir olarak bir başka zehir olan “hurafecilik”, ”Sırcılık”, kadercilik, daha doğrusu Cebrîlik ve cemaatçılık ve tarikatçılık telkini dışında- kayda değer ne gibi başarılar elde etti de, bu şer odakları yuvalarına çekilmek zorunda kaldılar?

Seksen bin personeliyle en geniş teşkilata ve en büyük bütçeye sahip olan Diyanet İşleri %99’u Müslüman olduğu söylenen bu toplumdaki bütün bu dejenerasyon ve kokuşmuşlukla mücadele uğrunda etkili sayılabilecek neler yaptı ve hangi kokuşmuşluğu geriletti veya neleri düzeltti? Bütün bu dejenerasyon ve kokuşmuşlukla mücadele amacıyla, hangi konuda kaç hutbe okundu, kaç vaaz verildi, hangi projeler yürürlüğe kondu, hangi yayımlarda bulunuldu? Yoksa sadece klasik şablonlaşmış, adresi belli olmayan hayali muhataplara yönelik kuru ahlak vaazlarının tekrarıyla mı yetinildi?

Kur’an’ın “Her türlü kötülük, çirkinlik ve edepsizlikten alıkoyucu” olduğunu söylediği “Namaz” ile bizim namazlarımız aynı mı, yoksa bizim namazlarımız dış dünyayı değiştirme gücü olmayan, şerre karşı hayrın, kötülüğe karşı iyiliğin, batıla karşı hakkın galip gelmesi için mümine ilham ve maneviyat kaynağı olamayan, içi boşaltılmış, muhtevası olmayan birtakım mekanik merasimlere mi dönüşmüştür?

Artık dindarların (!) da iktidarın/statükonun tadını aldığı, özgürlükçü söylemi unutuverip baskıcılığı ele aldığı, mazlumun, fakirin, garibin sesine kulak tıkadığı, kapitalistleşme sürecine girdiği, dünyevi zevklere daldığı, daha sonraki gömlek/kabuk değiştirme operasyonu/ameliyesi akabinde hızını alamayanların “motosiklet, puro, güzel kızlar insanı uçurur” vecizelerini yumurtlayacak aşama evresine geçtiği, daha ihtiyatlı olanların para ile tanışır tanışmaz, önce arabasını, sonra dairesini/evini,ardından da hanımını değiştirme aşamasına geçmekle yetindiği, değiştiremeyenlerin başka yollara başvurduğu yeni bir Müslümanlık türü (!) ile karşı karşıya olduğumuz bir vakıa!

Acı olan şudur ki, bütün bu gelişmelerin hiçbirinin –İslam adına ve Müslümanların eliyle gerçekleş(tiril)miş olsa da- İslam ile hiçbir ilişkisi yoktur, tam aksine bütün bunlar İslam’a taban tabana zıt, üstelik “İslam”dan ziyade “cahiliye” denmeye daha yakın, ya da Şeriati’nin ifadesiyle “Karşı Din” nitelemesini haklı çıkaracak gelişmelerdir. Bunlar %99’u Müslüman olduğu söylenen bu toplumda marjinal ve gelip geçici gelişmeler değildir; bilakis belli kesimlerde yaygın olarak görülen ve giderek yaygınlaşma eğilimi gösteren gelişmelerdir.

2006 yılının sonlarına yaklaştığımız şu günlerde Türkiye’nin manzarası hiç te iç açıcı değildir. Zira göstergeler toplumumuzun süratle bir uçuruma, bir toplumsal cinnete doğru gittiğini, ama ne yazık ki, Müslümanlar dahil toplumun hemen hiçbir kesiminin bu tehlikenin farkında ol(a)madığını ortaya koymaktadır. Bu gibi eleştirilere önceki on yıllarda da sık sık rastlandığına bakılarak ortada yeni bir şey olmadığı düşünülebilir. Ancak bu yaklaşım yanıltıcı olabilir, zira içinde bulunduğumuz durumun önceki yıllardan iki önemli farkı vardır:

Kokuşmuşluk ve dejenerasyonun giderek artan ve genişleyen bir kalıcılık istidadı arz etmesi.

Bu toplumsal krizin çözümünde başrolü oynaması gereken dindar Müslümanların ve İslami hassasiyeti olan çevrelerin, giderek çözümün değil, problemin bir parçası haline gelme sath-ı mâiline girmeleri.

2006 bu tehlikeli gidişatın habercisi oldu, 2007 ise bu toplumsal tehdidin %99’u Müslüman olduğu söylenen toplumumuz tarafından algılanıp algılanamadığını gözler önüne seren yıl

olacaktır. Bir başka ifadeyle bu toplumun %99’u gerçekten, sözüyle ve özüyle Müslüman olanlardan oluşan bir İslam toplumu haline gelmek isteyip istemediği, daha doğrusu toplumun ne kadarının ne ölçüde sahih ve gerçek bir İslam’dan yana tavır koyacağı 2007 de netleşecektir

Aslında bütün bu ikazları 93 yıl önce Mehmed Âkif ERSOY “Kim Müslümanların derdini kendine mal etmezse onlardan değildir” Hadis-i Şerif’inin şerhi (V.Kitap:Hatıralar) sadedindeki şu beyitleriyle yapmıştı:

Müslümanlık nerde!Bizden geçmiş insanlık bile…

Âlem aldatmaksa maksad, aldanan yok, nâfile!

Kaç hakiki Müslüman gördümse, hep makberdedir;

Müslümanlık, bilmem ammâ gâlibâ göklerdedir!

(V.Kitap:Hatıralar)

Demek: İslam’ın ancak nâmıı kalmış Müslümanlarda;

Bu yüzdenmiş, demek, hüsrân-ı millî son zamanlarda.

(Âl-i İmrân,173. ayetin meâl-i celîli)