İslami hareketlerin uzak durduğu üç kavram: Ahlak, Eleştiri ve Yenilik | Mehmet Hayri Kırbaşoğlu
BEGIN TYPING YOUR SEARCH ABOVE AND PRESS RETURN TO SEARCH. PRESS ESC TO CANCEL

İslami hareketlerin uzak durduğu üç kavram: Ahlak, Eleştiri ve Yenilik

Çeşitli konuşma ve yazılarınızda İslam düşüncesinin şiddetli bir durgunluk ve tekrar sarmalı içine hapsolduğunu söylüyorsunuz. Bunun sebebi neydi?

Burada tek bir sebepten ziyade bir sebepler manzumesinden söz etmek gerektiği kanaatindeyim. Bu sebepler zincirinin ilk halkalarını ise “akıl tutulması” ve “ ahlak iflası” olarak özetlemek mümkündür. Bunlardan akıl tutulması İslam dünyasının meselelerine teorik çözüm üretememesinin önündeki en büyük engeli teşkil ederken, “ahlak iflası” ise uygulamadaki başarısızlıkların, çelişkilerin, tutarsızlıkların, paradoksların ve çifte standartların başlıca sebebini oluşturmaktadır. Bunlardan ilki düşünce planındaki, ikincisi ise eylem planındaki başarısızlıkların temel sebebidir. Bu iki temel sebep üzerine ciltlerce yazmak ve günlerce konuşmak mümkün ise de, konuyu tamamen muğlak bırakmamak için “akıl tutulması” nın ilacının “eleştirel aklı” diriltmekten, bu amaçla bu geleneğin tarihteki kökenlerini keşfetmekten, daha sonra da bu geleneği aktüel hale getirmekten geçtiğini; ahlak iflasının ilacının da geleneksel anlayışın tersine “eylemin merkezi rolünü vurgulayan bir iman ve İslam anlayışı”ndan geçtiğini söylemek mümkündür. Bu ise zaten geçen yüzyıldan beri yenilikçi İslam düşünürlerinin peşinde koştukları hedeften başka bir şey değildir. Yaşanan gelişmeler ve bugün İslam ümmetinin içinde bulunduğu içler acısı durum, bu düşünürlerin çabalarının ne kadar isabetli olduğunu açıkça ortaya koymuş bulunmaktadır. O halde bize düşen onların çabalarını eleştirel bir gözle okuyarak, aksaklıkları düzeltmek, eksiklikleri gidermek ve yeni ufuklara yelken açmak suretiyle geliştirmekten başka bir şey değildir.

Öyleyse bu durumu aşmak için meseleye nasıl yaklaşmak gerekiyor?

Bunu aşmak sanıldığı kadar kolay olmayacak gibi görünüyor, özellikle de sözüm ona “İslamcılar”ın – samimi olanlar tabii ki sadet dışıdır – siyasi olarak yükselişe geçmiş göründüğü günümüzde. Zira bu İslami hareketlerin ve özellikle de siyasi nitelikte olanların “ yenilik” ve“ eleştiri” kavramlarından pek hoşlandıkları söylenemez. Buna bir de ülkemizde de olduğu gibi siyasilerin “popüler İslam” veya “ halk İslamı” denilen yaklaşımdan geldikleri ve cemaat ve tarikat çevrelerinin de yer aldığı bu gibi çevrelerin geleneksel taklitçi bir İslam anlayışını savunduklarını da eklemek gerekir. Gerek siyasi gerekse sivil olsun bu geniş geleneksel taklitçi çevrelerin “tefekkür” , “bilimsel araştırma” , “ yenilik” , “eleştirel düşünce” , “muhalefet” kavramlarını kendi statükoları için bir tehdit olarak algıladıklarını ve bu sebeple ellerine geçirdikleri siyasi, ekonomik, medyatik v.b. gücü bu tehdide karşı yönlendirdiklerini de unutmamak gerekir. Bu şartlarda İslam ümmetinin yakın gelecekte bu durumu aşma şansının pek fazla olmadığını söylemek gerçekçi bir tespit olacaktır. Ancak bu tespiti, bir ümitsizlik kaynağı olarak değil de üstat NFKin – Ey düşmanım, sen benim ifadem ve hızımsın Gündüz geceye muhtaç, bana da sen lazımsın – dizelerinde ifade ettiği gibi mücadele çabalarını daha da yoğunlaştırmaya bir davet olarak yorumlanmak yerinde olacaktır.

İslam düşüncesinde meydana gelen bu tıkanmayla modern dönem İslamî hareketlerinin oluşumu ve bu hareketlerin ortaya koyduğu usûl ve pratikler arasında nasıl bir ilişki var? Düşüncedeki zaafiyetlerin İslamî hareketlerin oluşumuna ve pratiklerine yansıması olmuş mudur? Olmuşsa genel itibariyle nasıl olmuştur?

İslami hareketlerin çağdaş İslam düşüncesi ve İslami araştırmalar karşısında olarak ta oldukça ilgisiz veya menfi bir tavır takındıklarına işaret etmiştik. Buna bir de bu hareketlerin “retorik/söylem” e ağırlık veren yaklaşımlarını da eklemek gerekir. Kısacası “ilim” ve “fikir” e karşı bu ilgisizlik, tam aksine atalar kültü de denilen geleneksel din algısının ısrarla sürdürülmeye çalışılması bu hareketlerin pratiklerine de tabii olarak yansımaktadır. O yüzden İslami hareketler ve siyasi partiler hala bir cemaat ve tarikat gibi “tek adam” ve “karizma” esasına dayalı olarak hareket etmekte; “ ortak akıl” ,”ekip karizması” ve – zannedildiği gibi tavsiye niteliğinde değil, liderleri ve karar alıcıları da bağlayıcı olan “istişare” gibi kavramlar henüz onların lügatlerinde kendilerine yer bulamamaktadır. Bunun tabii bir sonucu olarak ta İslami hareketler ve özellikle de siyasi İslami hareketler giderek muhalif olmaktan çıkıp konformist, idealist olmaktan çıkıp pragmatist, eşitlikçi olmaktan çıkıp elitist bir çizgiye savrulmakta, bu çevrelerde giderek tüketim kültürü, tüketim çılgınlığı ve hatta “abdestli kapitalizm” denebilecek bir yaşayış tarzı yaygınlaşmakta, fakirlerle zenginler, ezenlerle ezilenler ayrımı bizatihi İslami kesimlerin bir iç meselesi haline gelmeye aday görünmektedir. Bu süreç daha da kötüye giderek, “küresel sistemle bütünleşme” ve küresel güçlerle işbirliği adı altında İslam ülkelerini işgal edenlerle işbirlikçiliğine kadar vardırılabilmektedir.

Ana akım İslam düşüncesinde siyasete kategorik olarak mesafeli bir tavır alındığından bahsedilebilir herhalde. Bu mesafeli tavır Kuranî bir tavır mıdır? Siyasetin bir müslümanın anlam dünyasındaki yeri neresidir?

Bazı şeyler yaşanmayınca daha zor, yaşanınca daha kolay anlaşılıyor. İslami kimlikle yola çıkıp “iktidara” ya da “ hedefe” yaklaştıkça bu kimliğini giderek ikinci plana atan, hatta açıkça olmasa da zımnen redd-i miras anlamına gelebilecek adımlar atan, mensup olduğu inanç sistemine leke süren uygulamalardan rahatsızlık bile duymayan bir siyaset göz önüne alındığında, İmam- azam’dan bu yana pek çok ulemanın niçin yönetimlerden uzak durdukları daha kolay anlaşılmaktadır. Tabiatıyla buna bir de ulemanın tarih boyunca büyük ölçüde “iktidar”ın değil de genelde mağdur ve mazlum olan geniş kitlelerin sözcülüğü anlamında “muhalefet”i temsil etmeye çalışmasını da eklemek gerekir.

Kanaatimce ulemanın, mütefekkirlerin, sanatçıların, kısacası “sorumlu aydın” ların bu muhalif tavırlarını daima muhafaza etmeleri gerekir. Hatta şu veya bu şekilde iktidar ile bir ilişki içinde olsalar bile temel görevlerinin bu “muhalefet” ya da “el-Emru bi’l-Ma’ruf ve’n-Nehyu ani’l-Munker” görevi olduğunu hiçbir zaman unutmamaları gerekir. Siyaset en genel anlamda İslam’ın kendisidir. Zira yeryüzünde olan biten her şey İslam ümmetinin sorumluluğundadır ve bu en genel anlamda siyaset demektir. Gündelik anlamda ya da parti siyaseti anlamında siyasete gelince bu da genel siyasetin bir parçası olarak müslümanın ilgi alanına dahildir. Bu alanda yaşanan kirlilikle mücadele de Müslümanlığımızın bir gereğidir. Ancak bu alanda bir temizliğe girişebilmek için yapısal anlamda “temiz siyaset” ve “temiz toplum” konusunda kafa yormak ve egemen modellere alternatif modeller geliştirmek ve bunların uygulanabilirliğini göstermek gerekir. Aksi takdirde “ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz” sözünün muhatabı olmaktan kurtulmak mümkün olmayacaktır.

Günümüze gelirsek; siz aynı zamanda Has Parti kurucu üyesisiniz. Hem bu tecrübeniz hem de az önce yaptığınız değerlendirmeler ışığında Türkiye’de İslamî camianın pratik siyasetle kurduğu ilişkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz? İktidardan bağımsız politik bir özne neden şekillenemiyor?

Bir düzeltme yapalım: Kurucu üye idim.Hayatımda ilk defa yukarıda arzetmeye çalıştığım bakış açısını hayata geçirmek ve dile getirmeye çalıştığım eleştirileri fiilen uygulamak için, kendilerini kıramadığım dostlarımın ve arkadaşların da ısrarlarıyla bu siyasi hareket içinde yer aldım. Bu siyasi tecrübe son derece önemli ve sağlıklı olduğu halde, bunun başarıya ulaşamamasının da birinci dereceden sorumlusu ne yazık ki mesela sosyalist, alevi veya Süryani kardeşlerimiz değil çoğu Milli görüş geleneğinden gelen ama AKP içinde kendilerine yer bulamadığı için HASPARTİ de fırsat kollayan, fakat iktidara giden treni kaçıran bu gibiler için AKP bir “ek sefer” düzenleyince Haspartiyi ortada bırakıp bu trene binmekte tereddüt etmeyen sözüm ona “İslamcılar” olmuştur. Bu da İslamcıların, siyasi İslamın aktörlerinin, İslami cemaat ve tarikatların, kısacası Müslümanların müslümanlıklarının genel olarak bakıldığında ne kadar problemli olduğunu göz önüne sermesi bakımından oldukça aydınlatıcı olsa gerektir.

Türkiye’de tıkanıklık ve zaafiyetlerden vareste bir İslamcılık ya da müslümanca bir siyaset nasıl inşa olunabilir? Allah’a ve ahiret gününe inanan bir müslüman için üzerinde mücadele yürütülmesi gereken temel meseleler nelerdir? Dikkat edilmesi gereken tehlikeler nelerdir?

Biraz önce belirttiğim gibi HASPARTİ tecrübesinde kervanı yolda bırakan, bırakmakla yetinmeyip kervanı dağıtan sosyalist, alevi veya Süryani kardeşlerimiz değil maalesef “İslamcı” kardeşlerimiz olmuştur. Bir başka ifadeyle bu İslamcı olmayan kardeşlerimiz davalarına, daha doğrusu ortak davamıza olan imanlarını sebatlarıyla göstermiş, İslamcı olduklarını ifade edenler ise bu sadakati Hılfu’l-Fudûl prensibi adına dahi gösterememişleridir. Burada Müslümanlar olarak gözden kaçırdığımız nokta bir şeye iman ettiğini “söylemek” le “iman etme”nin farklı şeyler olduğudur. İşte tam da bu noktada Müslümanlar sözle kolaylıkla ifade ettikleri, öğündükleri ve savundukları imanlarını “ispat” etme durumuyla, daha doğrusu yerine getiremedikleri bu ciddi görevle karşı karşıya bulunmaktadırlar. Bir başka ifadeyle teori ile pratik, iman ile amel arasında giderek açılan ve bu sebeple kapatılması gereken açı en temel tehlikelerin başında gelmektedir.

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Eklenmesi gerekenleri ardı ardına sıralamaya kalksak her halde bu liste göklere uzanırdı. Dolayısıyla burada özetle söylenmesi gereken şey, daha önce bir yazımızda başlık olarak kullandığımız “Bu Müslümanlıkla buraya kadar” tespitinden hareketle, Aliya İzzetbegoviç’in temel projesi olan “Müslüman halkların İslamlaştırılması (Islamisation of the Muslim Peoples) “ davasını kitlelere taşımak için kolları sıvamaktan ibarettir. Bu bağlamda bireyi ve dış dünyayı değiştiremeyen bir imanın gerçekten iman olup olmadığını da sorgulamak gerektiği ortadadır.